Epepe’yi bitirdim. Farklı bir deneyimdi. Distopya çok sevdiğim bir türüdür. Epepe, aralarında benzerlik kurulan Cesur Yeni Dünya'dan da 1984’ten de okuduğum bir çok distopyalardan da farklıydı.
Değişik bir dil olmasa, bu metine distopik diyebilir miyiz, diye düşündüm? Dili bir yana bıraktığımızda savaş ve barışın iç içe geçtiği, kaotik bir dünyadan bahsedildiğini söyleyebiliriz. Kaosu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Kişilerin dilleri gibi dinleri de karışık. Sanki bütün dinlerin karışımı karma bir din gibi anlatılıyor. Anlatılan mekânlar yer yer bir Ortadoğu ülkesini anımsatıyor yer yer de metrosu, düzenli kent kurallarıyla bir Avrupa kentini.
Budai’nin kişiliği de bu kaotik kurguya uygun olarak metin boyunca değişip farklılaşıyor. Açlık, yoksunluk ve sefalet, onu eskiden ait olduğu ütopik dünyadan koparıp bu yeni kaotik ve distopik dünyanın bir ferdine dünüştürüyor.
İkinci Dünya Savaşının sıkıntılarını çok derinden yaşamış ve toplama kamplarında annesini kaybetmiş olan yazar, insanın kaypak ve ikiyüzlü yapısını adete yüzüne haykırıyor.
Epepe, romanda ki tek öne çıkartılan kadın karakterin onlarca adından sadece bir tanesi. “Her insan farklı bir dille konuşuyor sanki”, diyor yazar. Her insan kelimelere farklı anlamlar yüklüyor.
Dil üzerinden kurgulanmış bir distopya orjinal bir buluştu. Romanın sonunun ne olacağını merakla bekledim. Metini yarıladığımda belirgin bir sonun olmayacağını hissettim. Öyle de oldu. Son bir iki sayfaya sığdırılan çıkış yolu olmasa da olurdu.
Bir roman okuduğumuzda belleğimde kalıcı olan izler, anladıklarımızdan daha çok hissettiklerimizdir. Bu açıdan oldukça başarılı bir metin okuduğumu söyleyebilirim.