Dayımı kaybettim. Morga girdim ve ilk defa sevdiğim birinin cansız bedenini o hâlde gördüm. O andan sonra hayat durağanlaştı, mutsuzlaştı.
Ölüm insanı durgunlaştırıyor. Biz ise sürekli çoğaltıyoruz: Bilgiyi çoğaltıyoruz, daha iyi bir kişiliğe bürünmek için; eşyayı çoğaltıyoruz, daha iyi görünmek için; malı çoğaltıyoruz, hayata daha sıkı tutunabilmek için.
İnsandaki ebedilik hırsı bitmez tükenmez bir sel gibi; herkesin hırsı farklı, herkesin arayışı başka. Fakat ölüm, bir kuyu gibi, bir set gibi, bütün bu akışı bir anda kesip atıyor.
Hiçbir şey yapamıyorum. Dümdüz duvara bakıp düşünüyorum. Üzerine çok düştüğüm “zaman” kavramı bile gözümde hiçleşti.
Bu durumdan nasıl kurtulacağımı da bilmiyorum. Kendimi, merdivenin altında oturan adama benzettim. O yine bir şeylerle meşguldü; benim ise hiçbir şeyle uğraşacak mecalim kalmadı. İnşa etmeye çalıştığım benliği de boşverdim. Hayati faaliyetler dışında yaşam benim için durdu.
Bu boşluk, beni aptal dedikoduların ve sığ çevrelerin girdabına çekti. Merakımı çaldılar. İlme ve öğrenmeye olan iştiyakım da durdu. Sonra düşündüm: Onlar da bir gün bitmeyecek mi.
Bir zamanlar her şeye sahip olduğunu ve çok zeki olduğunu söyleyen eski bir komünist adamın hikâyesi geliyor aklıma. Maddiyat dışında her şeyini; bilgisini, zekâsını ve benliğini kaybettiğinden, intiharın eşiğine geldiğinden yakınıyor ve bir hocadan dua talep ediyordu.
Umarım ben o noktaya gelmem. Ama dünya insanı sertçe uyarıyor:
“Sen kimsin ki, Merve?” Diye…