Her mümin Allah'ın halifesidir ve bu bakımdan da İslam kendi toplumu içinde sınıf ayrımını, ekonomik veya sosyal ayrıcalıkları kabul etmez. Tüm bireylere eşit düzeyde muamele edilir. Üstünlük ancak takvaya, kişisel yeteneğe ve yüksek ahlaki karaktere dayanır.
Fırtınanın ender dindiği, uğultulu bir rüzgârın estiği bu tepelerden birinde Earnshaw ailesi yaşamaktadır. Bay Earnshaw, Liverpool sokaklarında bulduğu kimsesiz, esmer bir çingene çocuğunu çiftliğine getirir ve öteki çocukları ile birlikte büyütmeyi amaçlar. S. Kracauer Greta Garbo’nun “Flesh and Devil” (1928) filmi üzerine yazdığı bir denemede, vamp kadının “burjuva ailesi üzerine uğursuz göktaşları gibi yağdığını söyler”. Earnshaw çiftliğine siyah “şeytanı” kendi elleriyle sokan ise, bizzat çiftliğin efendisidir. Toplumsal dünyada zümrelerin ve sınıfların arasındaki sınır çizgilerinin iyice kalın çizildiği Victorian Çağı İngilteresi’nde, çingene çocuğu Heathcliff (Sertkaya), sadece öteki, alt katmanın değil aynı zamanda doğanın da bir öfkesi, düzene yönelik bir lanettir belki de. Cinsel deneyimden yoksun Emily Brontë’nin, kâhya Heathcliff ile Catherine arasındaki ilişkiyi her türlü cinsellik boyutundan arındırmış olması bu imkânsız ilişkiyi tutku boyutunda daha da yoğunlaştırmasını engellememiştir. “Bedenin istekleriyle lekelenmemiş” de olsa, su katılmaz bir ahlaksızlıktır yazarın dönemin okuruna yaşattığı (George Sampson).
Suskunluğun sessizliğinde, anlayış dilenircesine sadece baktı Ali’nin anlamlarla ışıklanmış gözlerine ve Ali sadece küçücük başım salladı. Kendisine anlatılmayanı anlamayı öğrenmiş, ruhu yetişkin her çocukta görülen o derin tebessüm ile İlmiye’nin yükünü siliverdi, “Önemli değil,” deyip geri çöktü yerine ve sırtını çuvallara yaslarken tüm yargılar sanki önemsizleşti. Ali aniden başını kaldırıp Orhan’ın fırından çıkıp çıkmadığını yoklamasa, Ali’ye anlatamadıklarının zorluğunda kalacaktı İlmiye o çuvalların arkasında ama Ali, yeniden saklanıp “Çıkıyor!” dediğinde sanki oyuna katılmıştı. Oyunun adı konuşmadan anlaşmaktı. Sevgide buluşabilenler konuşmadan anlaşırlardı.