Duygu ve düşüncelerimizle, kendimizi, hayatın akışına bırakarak "bulabiliriz" ancak. Bu, kendini kaderin rüzgarına ya da kısmetin eline bırakmak değildir. Asla. Yola çıkmadan önce ihtiyar denizcilerle konuşmalı, rüzgarlara kulak vererek onları tanımalı, sabırla tekneyi hazırlamalıyız. Sonra da engin deniz. Ama o zaman bile başka düşlere, değişikliklere ve koşullara açık tutabilmeliyiz rotamızı. Oysa, kendimizi ömür boyu sabit hedeflerle sınırlayarak sadece limandaki teknelere binmeyi ve bilinen iki iskele arasında yolculuk yapmayı yeğliyoruz. Ve bu yolculuğu ilginç kılmak için kendi kendimizi küçük maceralarla avutuyoruz.
"Çok boyutlu, çok duyumlu deneyimlerimizi tek bir sözcüğe indirgediğimiz anda, bizi çevreleyen sonsuz zenginliği bozmuş, insanoğlunun hayal gücünü iğdiş etmiş ve totaliter bir düzeni zorla kabul ettirmiş oluyoruz.
Dünyayı sözcüklerle tutsak ettik. Bu süreçte biz de, kendi sözcüklerimizin tutsağı olduk."
"Günümüz insanlığının ayırt edici özelliği, çok geniş kümeler içinde bir araya gelme eğiliminin aksine, çoğunlukla şiddet ve hırçınlık içinde parçalanmaya, hizipleşmeye yöneliştir."
"Zamanın yürüyüşü bizi hep yeterince keşfedilmemiş, yeterince işaret şamandırası konmamış ve ancak dış görünüş olarak önceki kuşakların içinden geçtiklerini andıran yeni bölgelere sürükler.
Yüzü geçmişe en dönük tavırlar bile, ancak bugün bağlamında yorumlanabilirler; geçmişle bağları bir yanılsamadır. Altın çağlar hep sonradan çıkmış, belli siyasal veya ideolojik projelerin değirmenlerine su taşıyan aldatmacalardır. İnsanlık tarihinin tüm önemli anları için de, ister cennet ister cehennem olarak algılansınlar, aynı şey geçerlidir."
"Çocukluğumu özlemesem de o yaşlarda sahip olduğum, dünyam parçalanırken bile basit şeylerden zevk alma becerimi özlüyorum. İçinde yaşadığım dünyaya hükmedemez, beni inciten şeylerden, olaylardan, insanlardan kaçamazdım. Yine de ufak tefek mutlulukların tadını çıkarabiliyordum."