İşte böyle başladı. Bir şey böyle mi başlar, ben niye başladığımı bilmedim, niye bana "Başlıyor, ayağını denk al," diye seslenilmedi, belki kaçardım. Belki de bu bir kaderse kaçmazdım, hatta ondan hızlı davranıp koşar da başkasından evvel yakalayayım diye arkasından sarılırdım. İnsan bilmediğine sarılır bilmediğinden kaçar, sarıldığı bilmediği, bilmediği bilemeyeceği çıkar. Bu bildiklerini oluşturur. Bunlar artıkça bildiği de artmış olur. Her tecrübe ne sandım da ne çıktı tecrübesidir, ne sandırdım da ne gösterdim değil. Şunu bilmek lazım: bizi bilmeyen yok, bizi adam yerine koyan yok, her şeyin ortada, sadece bunlara sen agah değilsin. Ne taş sana dönüp bakıyor ne deniz ne gök ne mezar taşı ne şu çam ağacı. Herkes seni biliyor, herkes. Ama senin her şeyi bilmemeye daha bir ömür vaktin var. Hadi doya doya bileme. Ya da bilememeye doy, bu daha makul. Değil mi, biraz makul ol. Ağlayarak da olsa biraz makul ol.
Okuduklarımı anlamayışım beni de anlaşılmaz yaptı, okuyup gülemeyişim beni de gülmenin uzağına bıraktı, okuyup da hadi hadi diyemeyişim beni olduğum yere mıhladı, okuyup da bildiğime rast gelmeyişim beni bir tanıdığın tebessümünden mahrum bıraktı, okuyup da söylemek isteyip de söyleyemediğimi bulamayınca dilsiz ve söylenene mahrum bıraktı, okuyup da nedensizce titremek beni gölgelerden ve seslerden ve anlayamadığımdan zangır zangır titrer bıraktı.