Bu kitabı okuduktan sonra hakkında birkaç cümle etmemek haksızlık olurdu. Her detayına kadar ince ince işlenmiş bir olay örgüsü.. Sanki yazar sizi karakterlerle birlikte mekanların içerisinde dolaştırıyor gibi hissediyorsunuz. Detaylar zihninizde bir film sahnesi gibi canlanıyor. Ortaçağın o derin karanlığını yaşıyorsunuz.
Şunu belirtmek isterim ki okunması kolay bir kitap kesinlikle değil. Kitabın ilk yüz sayfası gerçek anlamda yorucu ki bu aslında yazar tarafından bilinçli olarak yapılmış. O zorlu yolu aşabilenler kitabın geri kalanıyla ödüllendiriliyor gibi. Sık sık değinilen Ortaçağ Hristiyan dünyası hakkındaki bilgilendirmeler çoğu zaman kafanızı karıştırsa da işlenilen suçu bir an önce çözme isteği kitabı elinizden düşürmüyor. Hep bir merakla canlı tutuyor sizi. Olaylar bir manastırda geçen 7 gün içerisinde yaşanıyor fakat yazar aslında bize bir dönemi anlatıyor.
Kitap bütünüyle değerlendirildiğinde tam anlamıyla bir edebi eser. Yazara olan saygım ve hayranlığım kitabın sonunda yer alan açıklamalarıyla kat be kat arttı. Süreç içerisindeki olağanüstü araştırmaları ve emeği yadsınamaz.
"Bir roman yazdım, çünkü canım bir roman yazmak istiyordu. Yazmaya koyulmak için bunun yeterli bir neden olduğuna inanıyorum. İnsan doğuştan uyduran bir yaratıktır." (sy. 697)
Umberto Eco kitapta bu düşünceden yola çıkarak yazmaya başladığını söylüyor. Aslında çoğu zaman düştüğümüz büyük bir yanılgıyı farketmemi sağladı bu cümleler. Bir yapıt ortaya koyabilmek ya da hayatımız adına bir şeylere adım atabilmek için hep daha büyük sebepler, daha büyük işaretler arıyoruz. Oysa ki bir eser ortaya koyabilmek için onu yapmak istememiz yeterli olmalı.
Son olarak bu Suç Manastırı'nda (yazarın deyimiyle) geçirdiğim günler, böyle diyorum çünkü sanki orada gibiydim, ne kadar gerilimli olsa da