Yukarıda bulutlar vardır ama kimse uçaktaki bulut manzaralarından yeterince bahsetmemiştir. Hiç kimse, okyanusun üzerinden geçerken gördüğümüz o bembeyaz ve koskocaman keten helvasını andıran bulutlara hakettikleri önemi vermez; Piero della Francesca’nın tablolarındaki meleklere hatta Tanrı’ya taht görevi gören o güzelim bulutlardan bahsetme gereği duymaz. Uçaktayken de hiç kimse, ayağa kalkıp bulutların hakettiği bir coşkuyla haykırmaz: “Pencereden dışarı bakın! Şu anda bir bulutun üzerinden geçiyoruz!” Oysa Leonardo, Poussin, Claude ya da Constable bu manzara karşısında şaşkınlıktan dilini yutardı herhalde.
Ama başının üzerinde hiçbir şey görmeye alışık olmayan bir çocuk için, hayal bile edemediği yıldızlı bir gökyüzü ne ifade ederdi ki?
Gözlerini yukarı çevirip baktığında beton bir tavan ya da kablolarla borulardan oluşmuş küflenmiş bir labirent yerine, üzerinde aniden açılıveren koyu mavi bir zemini görmek, nasıl bir duygu olabilirdi? Ve yıldızlar! Hayatında hiç yıldız görmemiş bir insan sonsuzluk nedir hayal edebilir miydi?
Kendimizden yoksunsak, elbette her şeyden yoksun kalıyoruz. Sana yemin ediyorum, zaman zaman keşke günlük işçi olsaydım diyorum, en azından sabahları uyandığımda o güne dair bir ümidim, bir arzum, bir beklentim olurdu.
Sayfa 51 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okuyor