Burada, hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şey yapmadan, kimseye bir şey anlatmadan oturabildiği kadar oturmak, her şeyi erteleyebildiği kadar ertelemek istiyordu.
Bu kitabı kafamın zaten çok dolu olduğu bir dönemde okudum. Üstüne bir de Eco Umberto Eco ’nun yoğun anlatımı gelince bazı yerlerde gerçekten durup sindirmem gerekti. Hafif bir kitap kesinlikle değil. Alayım iki günde bitireyim kitabı hiç değil.
Dinler tarihi, Avrupa tarihi, düşünce akımları… Bunlara tamamen uzak biriyseniz zorlanabilirsiniz. Masonluk, antisemitizm, ideolojik arka plan… Sürekli altını çizdim, not aldım, bazı yerleri araştırdım. Yani emek isteyen bir kitap.
Kitap bir sahtekarın gözünden anlatılıyor. Ve bu adam sadece gözlem yapan biri değil yalanı üreten, belgeyi kurgulayan, nefreti büyüten biri. En ürkütücü kısmı şu Tek bir sahte belgenin nelere yol açabileceğini görüyorsunuz. Bir insanın hayatı, hatta koskoca bir tarihin yönü değişebiliyor.
Anlatıcı bizi 19. yüzyıl Paris’ine götürüyor. Betimlemeler çok güçlü.Hem lüks hem tekinsiz bir atmosfer var. Öyle detaycı ki yemek tarifine kadar giriyor . Ben Reşad Ekrem Koçu betimlemelerine çok benzetti. Atmosferi yaşatıp dönemin içine sokuyor.
Bir de anlatıcının kendi kimliğiyle boğuşması var. Bazen rahip olarak uyanıyor, neyi yapıp neyi yapmadığından emin değil. Okurken sürekli “Bu adam ne kadar güvenilir?” diye düşünüyorsunuz. Zaten kitap boyunca gerçek ile yalan arasındaki çizgi bilerek bulanık bırakılmış.
Benim için en çarpıcı tarafı şu oldu:
Belgeler, anılar, kimlikler… Sandığımız kadar sağlam değil.
Yalan doğru gibi sunulabiliyor.
Nefret söylemi üretilebiliyor.
Ve ister istemez bugüne dönüyorsunuz.
Bilgi bombardımanı içindeyiz. Karşımıza çıkan her şeyin gerçekliğini ne kadar sorguluyoruz? Daha da önemlisi, gerçekten sorguluyor muyuz? Ya da bu ne kadar mümkün?
Zor bir kitap ama güçlü.
Yoruyor ama düşündürüyor.
Prag MezarlığıUmberto Eco