Puan vermedi·239 syf.··
2026 33. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 26 Mayıs 2026 00:00
Her ne kadar günlük konuşmalarımızda bile öyle iddia edilse de günümüz dünyasının temel problemi özgürlük değildir Bauman'a göre. Gerçek sorunlar ise, özgürlük adı altında pompalanan bireyselliğin kolektif siyasal kapasiteyi aşındırmış olması ve neoliberal dönemin alametifarikası küreselleşme sonucu iktidarın ulus sınırlarının ötesine taşınırken siyasetin ulus-devlet ölçeğinde kalmış olmasıdır. Bu durum, yurttaşların hayatlarını belirleyen süreçleri etkileyebilme gücünü ciddi oranda azaltırken dayanışma ağlarının ve yurttaşlığın aşınmasına sebep olmaktadır. Bauman neoliberalizmi yalnızca ekonomik boyutuyla ele almaz; neoliberalizmin bireyleri yalnızlaştırmasına, riskleri bireyselleştirmesine, kamusal sorunları kişisel bir başarısızlık hikayesine dönüştürmesine, dayanışmayı zayıflaştırmasına ve yurttaşı tüketiciye dönüştürmesine odaklanır. Dolayısıyla, Bauman için temel problem gelir dağılımı değil, siyasal kapasitenin yok olmaya yüz tutmasıdır. Çözüm ise ne neoliberal bireyciliktir ne de cemaatçilik, milliyetçilik gibi kolektivist çözüm önerileridir fakat birbirilerinin özgürlüğünü destekleyen özerk bireylerden oluşan dayanışmacı bir toplumdur. Böylece Bauman'ın özgürlük ve dayanışmayı birbirinin koşulu olarak ele aldığını görürüz. Bireycilik dayanışmanın önüne geçerken cemaatçilik ve milliyetçilik özgürlüğü kısar ve kapalı bir topluluğa yol açar. Küreselleşme ve finansallaşma gibi süreçlerin getirdiği belirsizlik ve etkisizlik insanları her ne kadar bunlardan birini seçmeye itse de bunlar yanlış çözümlerdir, hastalığı iyileştirmek yerine azdırır Bauman'a göre. Teşhislerine bayılmakla birlikte devlet analizinde oldukça zayıf buldum bu kitabı. Devletin demokratik siyasal kapasitesi, küresel ölçekte hareket eden güçler karşısında yetersiz kaldı gibi bir analizi var
Siyaset ArayışıZygmunt Bauman · Metis Yayıncılık · 201359 okunma
TARİHSEL SOSYOLOJİ VE SİYASAL TEOLOJİ BAĞLAMINDA DİNÎ SÖYLEM
Puan vermedi
TARİHSEL SOSYOLOJİ VE SİYASAL TEOLOJİ BAĞLAMINDA DİNÎ SÖYLEMİN MEŞRUİYET ÜRETİMİ: ANTİK İMPARATORLUKLARDAN POST-SEKÜLER TÜRKİYE’YE BİR İKTİDAR ANALİZİ Din olgusu, insanlık tarihinin yalnızca metafizik ve aşkınlık eksenli bir fenomeni olarak değil; aynı zamanda siyasal egemenlik ilişkilerinin, ekonomik tahakküm biçimlerinin ve ideolojik hegemonya mekanizmalarının kurucu bileşenlerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Tarihsel süreç içerisinde din, bireyin kutsalla kurduğu ontolojik ilişkinin ötesine taşınarak, devlet aygıtlarının meşruiyet üretiminde işlevsel bir aparat hâline dönüşmüştür. Bu bağlamda din, kimi zaman egemenliğin sembolik sermayesi, kimi zaman tahakkümün retorik zemini, kimi zaman ise ekonomik yeniden dağıtım ilişkilerinin kutsal referanslarla rasyonalize edilmesini sağlayan bir hegemonik diskur olarak tezahür etmiştir. Özellikle siyasal teoloji literatürünün işaret ettiği üzere, egemenlik ile kutsallık arasındaki ilişki tarihsel olarak birbirinden ayrıştırılamaz bir mahiyet taşımaktadır. Carl Schmitt’in “modern devlet kuramının bütün önemli kavramları dünyevileştirilmiş teolojik kavramlardır” önermesi, bu dönüşümün teorik çerçevesini sunmaktadır. Devlet, kutsalın dünyevî temsilcisi olarak kendisini aşkın bir otorite düzlemine yerleştirirken; din de siyasal iktidarın toplumsal rızayı üretme kapasitesini artıran bir ideolojik üstyapı unsuruna dönüşmektedir. Antik Yakın Doğu uygarlıklarında dinî söylem, modern dönemdeki ideolojik manipülasyon biçimlerinden farklı olarak daha çıplak bir iktidar pratiğinin metafizik çerçevesini oluşturuyordu. Yeni Asur İmparatorluğu , Ahameniş imparatorluğu ve Eski Mısır siyasal organizasyonlarında fetihlerin temel motivasyonu ekonomik artı-değerin denetimi, verimli tarım havzalarının kontrolü ve ticaret arterlerinin
Carl SchmittReinhard Mehring · Polity · 20131 okunma
Reklam
Bir Kitabın Bitirilmesi Üzerine
Puan vermedi·632 syf.··
2026 1. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 01 Mart 2026 12:06
2025 yılı benim için yalnızca takvimsel bir değişim değil; mesleki, mekânsal ve zihinsel bir kırılma yılıydı. Hâkimlikten emekli olup yeniden avukatlığa başladığım, yeni bir muhitte, yeni bir evde, “evde yaşam” denen o karmaşık hâlle tanıştığım bir yıl… Bu değişim, beraberinde yoğun bir stres ve dağınıklık da getirdi. Uzun yıllardır hayatımın merkezinde olan kitap okuma alışkanlığım, bu dönemde ciddi biçimde sekteye uğradı. Netflix, cep telefonu, sosyal medya, sağlık meseleleri, spor… Kimi zaman gerçekten meşguliyet, kimi zaman da düpedüz tembellik. Sonuçta 2025, hayatımda bir kitabı baştan sona bitirmediğim nadir yıllardan biri olarak kayda geçti. Okudum elbette; ama tamamlayamadım. Yarım bırakılmış sayfalar, ertelenmiş paragraflar… 2026 yılı Şubat ayının son günü—takvim Mart’a dönmek üzereyken—nihayet bir kitabı bitirdim. Bu yönüyle o kitap, sadece içeriğiyle değil, bitirilmiş olmasıyla da benim için anlamlıdır. Okuduğum eser, The Cambridge History of Turkey dizisinin dördüncü ve son cildi olan Modern Dünyada Türkiye kitabıydı. 1839 Tanzimat Fermanı’ndan başlayarak 2010 yılına kadar uzanan geniş bir dönemi ele alan, yaklaşık 631 sayfalık, kapsamlı ve yoğun bir çalışma. Kaynakçasıyla birlikte ciddi bir akademik emeğin ürünü olduğu kuşkusuz. Kitap, Osmanlı’nın geç modernleşme sürecinden Cumhuriyet’e, tek parti döneminden çok partili hayata, askerî müdahalelerden neoliberal dönüşümlere kadar Türkiye’nin siyasal, toplumsal ve ekonomik yapısını serinkanlı bir akademik dille ele alıyor. Bu yönüyle, özellikle tarihsel süreklilikleri ve kırılmaları anlamak açısından oldukça faydalı buldum. Bir “büyük anlatı” sunma iddiası taşımıyor belki ama sağlam bir zemin kuruyor. Ancak kitabın doğal ve kaçınılmaz bir sınırı var: 2010 sonrası Türkiye yok. Oysa Türkiye’de asıl
Modern Dünyada Türkiye 1839 - 2010Kolektif · Alfa Yayınları · 20252 okunma
10/10
·390 syf.··
Beğendi
·
2018 36. kitabı
·
151 günde okudu
·
Okunma: 25 Temmuz 2018 00:00
"Küreselleşme" adı altında pazarlanan neoliberal saldırı dalgasının, ulus-devlet mekanizmasını ve kamu hizmetlerini sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda nasıl yeniden yapılandırdığını (daha doğrusu tasfiye ettiğini) anlatan sağlam bir akademik inceleme. Yazar, devletin eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi alanlardan çekilerek, nasıl sadece finans-kapitalin güvenliğini sağlayan ve piyasayı düzenleyen bir jandarmaya dönüştürüldüğünü teknik verilerle kanıtlar. Özelleştirme ve deregülasyon politikalarının, aslında kamu kaynaklarına el koyan yeni bir "ilk birikim" süreci olduğunu bürokratik mekanizmadaki değişimler üzerinden ifşa eder. Emperyalizmin yeni sömürü aygıtlarını ve devletin sınıfsal karakterindeki güncel dönüşümü anlamak için ciddiyetle okunması gereken politik bir rapor.
1000Kitap
Küreselleşme Ulus-Devlet ve Kamu YönetimiÖrsan Ö. Akbulut · TODAİE · 20072 okunma
Puan vermedi·210 syf.··
2026 4. kitabı
Yu Hua’nın Yaşamak romanı, bireysel bir hayat hikâyesi üzerinden 20. yüzyıl Çin’inin toplumsal dönüşümünü anlatan güçlü bir tarihsel-sosyolojik metindir. Roman, bir bireyin trajedisi gibi görünse de aslında devlet, ideoloji, sınıf ve tarihsel kırılmaların sıradan insan üzerindeki etkisini inceler. Roman; Çin İç Savaşı, Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi gibi dönemleri arka planda işler. Ancak dikkat çekici olan, bu olayların politik analiz olarak değil, gündelik hayata yansımasıyla verilmesidir. Sosyolojik olarak burada: Devlet ideolojisinin makro düzeyde, bireyin yaşam dünyasının mikro düzeyde çarpışması görülür. Romanın kahramanı Fugui ideolojik bir özne değildir; hayatta kalmaya çalışan sıradan biridir. Bu, Weberyen anlamda rasyonelleşmiş modern devletin birey üzerindeki bürokratik tahakkümünü gösterir. İdeoloji soyuttur; açlık ve ölüm somuttur. Roman boyunca aile, hayatta kalmanın temel birimi olarak kalır. Ancak bu aile: Koruyucu bir yapı olmaktan çok ortak bir kaderin taşıyıcısıdır. Aile üyelerinin birer birer ölmesi, modernleşme ve siyasal dönüşümün en ağır yükünün aile kurumu tarafından taşındığını gösterir. Durkheimcı açıdan bakarsak: Toplumsal dayanışma biçimi mekaniktir (köy toplumu), ancak devlet müdahalesi bu dayanışmayı zayıflatır. Aile burada “duygusal sığınak” değil, trajedinin paylaşıldığı son toplumsal hücredir. Romanın en çarpıcı teması şudur: İnsan bazen “iyi yaşamak” için değil, sadece yaşamak için yaşar. Bu, neoliberal bireycilikten çok farklı bir varoluş biçimidir. Burada başarı, mutluluk, kendini gerçekleştirme yoktur. Sadece; aç kalmamak, bir gün daha ölmemek sevdiklerini toprağa gömmek vardır. Bu yönüyle roman, günümüz “başarı anlatılarına” güçlü bir karşı tez üretir. Romanın en güçlü sosyolojik mesajı şudur: Büyük tarih anlatıları,
YaşamakYu Hua · Jaguar Kitap · 202670,5bin okunma
8/10
·416 syf.··
2012 10. kitabı
·
156 günde okudu
·
Okunma: 16 Temmuz 2012 00:00
Arrighi, dünya sistemleri analizinin zirvesi sayılan bu eserinde, ABD hegemonyasının çöküşünü ve Çin'in yükselişini, Adam Smith'in "piyasa" kavramını yeniden yorumlayarak açıklıyor. Çin'in başarısını klasik kapitalist yolla değil, devlet denetimli ve emek yoğun bir "piyasa ekonomisi" (Smithçi yol) ile sağladığını iddia ederek, ezber bozan bir tez sunuyor. Küresel güç dengelerinin Doğu'ya kaydığı 21. yüzyılı anlamak için, neoliberal iktisadın da, kaba Marksizmin de ötesine geçen stratejik bir vizyon sağlıyor. Emperyalizm çağının sonbaharını okumak için devasa bir teorik çalışma.
1000Kitap
Adam Smith Pekin'deGiovanni Arrighi · Yordam Kitap · 20098 okunma
Reklam
Reklam