İnsanlık tarihinin büyük bir kısmında doğayla iletişimi ona karşı değil, onunla birlikte nefes almakla sürdü. Üretmek, hayatın kendisi; emek ise dışsal bir angarya değil, varoluşun anlamını belirleyen içsel bir döngüydü. İnsanla doğa arasında bir savaş değil, karşılıklılığa dayalı insanın ona tapınmasına, canlı hissini yaşatmasına endekslenen bir anlaşma vardı. Sonra modernite ve kapitalizm kopageldi. Anlaşma tek taraflı olarak feshedildi. Doğa, "kaynak" adı verilen sınırsız bir hammadde deposuna; insan ise bu kaynağı işleyen soyut bir üreticiye evrildi. Bu bir kopuş olsa da doğayı dönüştürmek insanın toplum oluşturup dünya içerisinde varolabilmesi adına bir zorunluluk taşıyordu. Ancak bu zorunluluk haddini aşarak insanın sonunu yaklaştırdı. Sistem, üretimi hayatı beslemek için değil, sermayeyi büyütmek için örgütlendi. Planlanan bir şey değil, satılabilen bir şey oldu. İnsanın hayatını kolaylaştırmak yerine ise yapay ihtiyaçlar yaratarak insanı “tüketici” konumuna endeksleyerek bütünlüğü ve yaratıcılığını kopardı. Böylece emek, insanı tamamlayan, dönüştüren, hayat veren bir eylem olmaktan çıkıp yabancılaştı. İnsan artık kendi yaratımlarının mimarı değil, yarattığının ne olduğunun farkında olmayan, onunla hiç karşılaşmamış, yeryüzünde gördüklerinin en büyük paydası ancak onlara erişemeyen bir hizmetkardı. Yabancılaşmanın kaynağı tam olarak buydu: İnsan, ürettiği şeyden soyutlandı. Ürün, piyasada dolaşan, sahibini tanımayan bir meta olup çıkıverdi. İş, anlamı ve zevki olan bir uğraş değil, zamanla takas edilen, kar girdisine endekslenen, emekçiyi sömüren döngüye dayandı.(bunun kapitalizm altındaki zorunluluğunu tartışmayacağım.) İnsan, insana da yabancılaştı. Toplum olmanın kuralını, yönetime katılmanın nedenlerini, Dayanışmanın insani eylemini , kolektif bir yaşamı,