Off of paçalarımızdan akıyor çürümüşlük
İlkay Akkaya’nın ODTÜ Bahar Şenlikleri gibi muhalif bir etkinlikte, kendilerine muhalif diyen ancak sisteme hizmet etmekten başka amaç gütmeyen bir grup faşist tarafından saldırıya uğraması.Hayatlarında hiçbir acıyı devletten bilmemiş, gerçek düşmanlarını tanımayan ve bir kere bile “Ağla Sevgili Yurdum” dinlememiş bu kitlenin, yıllarca protest müziğin önemli isimlerinden biri olmuş bir sanatçıya saldırması aslında daha büyük bir dönüşümün göstergesidir. Buradaki mesele yalnızca bir konser tartışması değildi. Asıl mesele, Türkiye’de muhalif kültürün kendi tarihsel hafızasıyla kurduğu ilişkinin zayıflamasıydı. Çünkü neoliberal dönem ve AKP yalnızca ekonomiyi değil, politik algıyı da değiştirdi. Eskiden kolektif mücadele deneyimleri üzerinden kurulan muhalefet kültürü, bugün daha parçalı, daha bireysel ve daha hızlı tüketilen bir dile sıkışmış durumda. Buna ek olarak devlet desteğiyle yükselen sağ dalga, sosyal medyadaki yoğun manipülasyon ve algı yönetimi de bu dönüşümü besliyor. Zaten kötü durumda olan eğitim sistemiyle birlikte; sosyal olarak büyük yoksunluklar yaşayan, bilinçsizce yetiştirilen genç bir kitlenin ortaya çıkması da buna eklenebilir.
Size güzel şeyler katacağını düşünüyorum:
İnsanlık tarihinin büyük bir kısmında doğayla iletişimi ona karşı değil, onunla birlikte nefes almakla sürdü. Üretmek, hayatın kendisi; emek ise dışsal bir angarya değil, varoluşun anlamını belirleyen içsel bir döngüydü. İnsanla doğa arasında bir savaş değil, karşılıklılığa dayalı insanın ona tapınmasına, canlı hissini yaşatmasına endekslenen bir anlaşma vardı. Sonra modernite ve kapitalizm kopageldi. Anlaşma tek taraflı olarak feshedildi. Doğa, "kaynak" adı verilen sınırsız bir hammadde deposuna; insan ise bu kaynağı işleyen soyut bir üreticiye evrildi. Bu bir kopuş olsa da doğayı dönüştürmek insanın toplum oluşturup dünya içerisinde varolabilmesi adına bir zorunluluk taşıyordu. Ancak bu zorunluluk haddini aşarak insanın sonunu yaklaştırdı. Sistem, üretimi hayatı beslemek için değil, sermayeyi büyütmek için örgütlendi. Planlanan bir şey değil, satılabilen bir şey oldu. İnsanın hayatını kolaylaştırmak yerine ise yapay ihtiyaçlar yaratarak insanı “tüketici” konumuna endeksleyerek bütünlüğü ve yaratıcılığını kopardı. Böylece emek, insanı tamamlayan, dönüştüren, hayat veren bir eylem olmaktan çıkıp yabancılaştı. İnsan artık kendi yaratımlarının mimarı değil, yarattığının ne olduğunun farkında olmayan, onunla hiç karşılaşmamış, yeryüzünde gördüklerinin en büyük paydası ancak onlara erişemeyen bir hizmetkardı. Yabancılaşmanın kaynağı tam olarak buydu: İnsan, ürettiği şeyden soyutlandı. Ürün, piyasada dolaşan, sahibini tanımayan bir meta olup çıkıverdi. İş, anlamı ve zevki olan bir uğraş değil, zamanla takas edilen, kar girdisine endekslenen, emekçiyi sömüren döngüye dayandı.(bunun kapitalizm altındaki zorunluluğunu tartışmayacağım.) İnsan, insana da yabancılaştı. Toplum olmanın kuralını, yönetime katılmanın nedenlerini, Dayanışmanın insani eylemini , kolektif bir yaşamı,
Alıntı
Reklam
ASIL MESELEMİZ: SİSTEMSİZ İSLÂMCILIK!..
Gelelim, bu düşünce deneyine neden ihtiyaç duyduğumuza. Bütün bu "Marx’sız kalmış sosyalizm" senaryosunu, adına İslâmcılık denilen nidüğü belirsiz "akımın" yaşadığı krizi tanımlamak için yazdık. İslamcılık, son iki yüzyıldır Batı emperyalizmine ve kapitalizme karşı muazzam bir "ahlâkî öfke" ve "vicdânî direniş" sergilemiştir. Ancak bu direniş, öfkeyi bir devlet ve toplum nizâmına dönüştürecek "teorik altyapıdan" ("vasıta sistem"den) yoksun olduğu için, iktidara geldiği her yerde mevcut küresel sisteme (Neoliberalizm veya Ulus-Devlet) eklemlenmek zorunda kalmıştır. Türkiye'den Mısır'a kadar İslâmcı hareketlerin iktidar pratikleri, "kendi teorisi olmayanların, başkasının pratiğini yaşadığı" gerçeğini acı bir şekilde doğrulamıştır. İslamcılık, tutarlı bir sistem olamamış; "ütopik" aşamadan "sistemli" aşamaya geçememiş, ahlâkî ve vicdânî bir tepki hareketi olarak kalmıştır. Bu yüzden İslâmcı hareketler iktidara geldiğinde (Türkiye, Mısır, Tunus vb.), mevcut neoliberal kapitalist sisteme eklemlenmekten başka çare bulamamışlardır. Çünkü Mevcut İslâmcılık’ta müşahhas bir devlet teorisi yoktur. "Kur'ân anayasamızdır" sloganı ve "Adil Düzen" gibi söylemler doktrin sanılmaktadır. İslamcı kitlelerin zihnindeki devlet modeli, bu tür soyut sloganlara dayanır. Salih Mirzabeyoğlu'na göre bu sloganlar, görünüşte Kur'ân'ı yüceltse de, hakikatte insanın (kulun) sorumluluğunu ve misyonunu iptal edici bir kolaycılıktır. "Anayasa Kur'ân'dır" denildiğinde, kulun yapacak bir işi kalmaz; her şey hazırdır. Oysa İbda, "Anayasamız Kur'ân'dandır" der. Bu küçük ek (-dan), devâsâ bir fark yaratır: Anayasa, Kur'ân'dan süzülen, Kur'ân'ın ruhuna ve ölçülerine dayanan, ancak insan aklı ve irâdesiyle inşâ edilen bir "vasıta sistem" ürünüdür. -Reha Kansu, "Bir Düşünce
Vasıta
68'LİLER, SOLUN İSYÂNI ve LİBERALİZM...
İKİNCİ PERDE: 1968 İsyânı ve Neoliberal Dönüşümün Temelleri. 1968 kuşağının isyânı, tam da bu sıkıcı, rutinleşmiş ve ruhsuzlaşmış düzene karşı bir çığlıktır; onlar sadece siyâsî bir değişimi değil, hayatın kendisine dâir kaybedilen heyecanı arıyorlardı. Gençler, babalarının "rutinleşmiş, ruhsuzlaşmış ve garantiye alınmış" hayatlarını reddediyorlardı. Wilhelm Reich ve İnsan Potansiyeli Hareketi gibi akımlar, dürtülerin kötü olmadığını, asıl kötülüğün onları bastıran toplumda olduğunu savundu. Slogan "Kendin Ol" idi. Sol siyaset, devleti yıkamayınca, bireyin içindeki zincirleri kırmaya yöneldi. Ancak sistem, bu isyanı bastırmak yerine onu dönüştürerek kendi lehine kullanmayı başardı ve ekonomik paradigma da makas değiştirdi. Sermaye, 68 kuşağının "bireyci isyânını" kendi lehine çevirmeyi başardı ve "özgürlük arzusunu" metalaştırdı. Şirketler, karşılarında artık tek tip giyinen "konformist kitle" yerine, kendini ifâde etmek isteyen, "farklı" olmak için can atan yeni bir tüketici profili buldu. Sermaye strateji değiştirdi: Artık insanların fizikî ihtiyaçlarına (barınma, ısınma, beslenme) değil, "hayat tarzlarına", "kimliklerine" ve "arzularına" ürün satmaya başladı. Kot pantolondan teknolojiye her ürün, bir "kendini ifâde etme" aracına dönüştü. "Sisteme karşıyım" demek bile, belirli ürünleri tüketerek yapılan bir eylem hâline geldi. İnsanlar sistemden özgürleştiklerini, tabuları yıktıklarını sanırken; aslında arzularının, hazlarının ve markaların kölesi haline gelerek sisteme daha önce hiç olmadığı kadar sıkı bağlandılar. __1970’lere gelindiğinde, artan maliyetler ve düşen kâr oranları, sermayenin "vergi alan ve düzenleyen" devletten kaçmasına neden olmuştu. Sermaye, artık onu besleyen ulus-devlet kabuğuna sığmamaya başlamıştı. 1971’de Nixon’ın doların
Neoliberalizm
Kapitalist Devlete dair kısa not… Fikret Başkaya “Hiç düşmanın yok mu? Bu nasıl mümkün oldu? Her halde ya gerçeği hiç söylemedin ya da adaleti hiç sevmedin!” Santiago Rámon y Cagal “Siyasal iktidar denen şey, bir sınıfın başka bir sınıfı ezmekte kullandığı örgütlü güçten başka bir şey değildir…” Friedrich Engels “Düşünmek hayır demeyi bilmektir…” Alain Émile-August Chartier Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı imparatorluğunun devamıydı… Osmanlı’da devlet kutsaldı, onun doğrudan devamı olan “cumhuriyet döneminde” daha da kutsal… Devletin kutsal sayıldığı yerde ‘gerisi teferruattır denir… Geride kalan yüzyıllık tarih kitle katliamlarının, siyasi cinayetlerin, darbelerin, işkencenin, yasakların, yok saymanı tarihidir… Velhasıl modernlik, ilericilik, çağdaşlık retoriğinin reel bir karşılığı yoktu… Türkiye’nin tarihinde hiçbir zaman bir aydınlanma devrimi, modernite devrimi yaşanmadı. Eski rejimin geleneksel ideolojisiyle cepheden bir hesaplaşma olmadı. Devlet-halk yabancılaşması ‘cumhuriyet döneminde’ de kaldığı yerden devam etti… Gerçek durum öyleydi ama retorik farklıydı… Geride kalan dönemin siyasi iktidarları halk tarafından gelen hiçbir demokratik talebe olumlu cevap vermediler… 1945-50 sonrasında oynanan ‘demokrasi oyunu’ kitleleri aldatmanın, oyalamanın ötesine geçemedi… İmparatorluğun tebaâsı, Padişahın kulu, bir cumhuriyetin yurttaşı olamadığı için… Bizde ortalama bilinç de yurttaş bilinci değil, mülteci, muhacir, sığıntı, misafir bilincinin ortalamasıdır… Aksi halde Türkiye bu günkü sefil durumda olur muydu? Bağnaz resmî tarih ve resmî ideoloji, toplumun kendisi hakkında “düşünmesini engelledi… Anaokulundan üniversiteye dayatılan tedrisat (eğitim), insanların düşünce yeteneğini dumura uğrattı… Eleştirel düşüncenin yasaklandığı durumda da işlerin sarpa sarması
Son on yılda Türkiye’nin eğitimli kesimi için yurtdışına gitmek, bir kurtuluş reçetesi olarak görüldü. Siyasetin yarattığı gerilimler, ekonominin dar boğazı, toplumsal kutuplaşma ve güvensizlik duygusu, bavulların apar topar toplanmasına yetti. O yıllarda göç edenler, sanki Kolomb’un Amerika’ya doğru yola çıkarken hissettiği o yanılgılı sevinci taşıyordu: Henüz bulunmamış bir kıta, keşfedilmemiş bir mutluluk, yeniden inşa edilecek bir hayat… Fakat tarih aynı dersi hep tekrarlar: İnsan ararken umutla dolar, bulduğunda ise yanılgısıyla yüzleşir. Kolomb’un Amerika’sı aslında aradığı yer değildi; gidenlerin de vardığı coğrafya çoğu zaman aradıkları huzuru değil, yeni bir yabancılaşma biçimini sundu. Bugün geldiğimiz noktada, tablo çok daha karmaşık. Dünyanın büyük dengeleri yerle bir olmuş durumda. Neoliberal düzen, insanı doyuracağına dair verdiği sözleri yerine getiremiyor; “daha çok tüket, daha hızlı yaşa, daha çok değiştir” formülü insanı mutlu etmek yerine yordu, boşalttı, köksüzleştirdi. Avrupa uzun yıllar boyunca bir “refah mabedi” gibi görüldü, fakat artık vitrinle depo birbirini tutmuyor. Barınma krizi, işsizlik, yükselen yabancı düşmanlığı ve çöken sosyal devlet yapısı, Avrupa’yı göç edenler için değil, kendi vatandaşları için bile zor bir yaşam alanına çevirdi. Bir zamanlar ışıldayan cennet, şimdi yavaş yavaş kendi çelişkilerinin yükü altında çöküyor. Tarihteki her büyük kırılma gibi bugünkü manzara da bir göç çağını işaret ediyor. Kavimler Göçü nasıl Roma’yı sarsıp çökerttiyse, bugün de modern devletlerin dengeleri, milyonların hareketiyle çözülüyor. Ancak bu kez göç sadece coğrafyalar arasında değil, zihinlerde de yaşanıyor: Aidiyetler çözülüyor, kimlikler parçalanıyor, değerler buharlaşıyor. İnsanlar doğduğu yerden kaçarak özgürlüğü yakalayacaklarını
Duygu ve Düşünce
Reklam
Reklam