Yaşadığımız kültürde maddiyatçı bir otomatik pilotun ellerine kaldığımıza inanmaya başlıyordu. Durmaksızın ancak belli bir ürünü satın alırsak kendimizi daha iyi hissedeceğimizi (pis kokumuzun, biçimsizliğimizin ve genel değersizliğimizin azalacağını) söyleyen mesajlara maruz kalıyoruz; sonra bir şeyler daha satın almamız, sonra yine satın almamız gerekiyor, ta ki ailemiz tabutumuzu satın alıncaya kadar.
Şehir çirkinleşmişti, baktıkları her yerde onlara tüketim yapmaları gerektiğini söyleyen tabelalar gören insanlar da kendilerini çirkin hissetmeye başlamışlardı.
Kendine bir söz verdiğini söylüyor. Hayatı uyurgezer gibi yaşamayacağına dair. Dolu dolu yaşayacağına dair. Ve bu da başkalarının yazdığı senaryoları reddetmek, esas önemli olana dokunmak anlamına geliyordu.
O ana dek depresyon ve kaygının üstüme çökmeye başladığını hissettiğimde telaşla kafamı suyun üstünde tutma ihtiyacı duyup kendim için bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Bir şeyler satın alıyor, sevdiğim bir filmi izliyor, sevdiğim bir kitabı okuyor ya da sıkıntımdan bir arkadaşıma bahsediyordum. Yalıtılmış benliği tedavi etme yönünde bir çabaydı bu ve çoğu zaman da işe yaramıyordu. Hatta bu tür eylemler çoğu zaman dibe çöküşün başlangıcı oluyordu.