Adı dokunmadan olup hayatınızın bir yerinden sizi yakalayacak ve dokunmadan geçmeyecek olan, neredeyse her sayfasında altı çizili cümlelerle raflara konulacak olan o kitap.
Karakterimiz Adalet, öleceğini öğrenince ilk günahının peşine düşüyor, yaşadıklarının bedelini ödemek için yola çıkıyor. Dünyanın da bir adalet terazisi olduğunu fark ediyor da diyebiliriz biz buna. "Yaşarken hep, sonum kalbimdeki kırıklardan olacak sanırdım." diyor kitabın sonlarına doğru ama kırdığı kalplerden olacağını bilerek gidiyor o yolları.
Çocuk da olsan bir çocukta bırakılan kalp kırıklığının elleri insanın yakasından düşmüyor, ilerleyen yıllarda nefesine engel olana kadar büyüyor ve büyüdükçe kırıkların kanattığı acıyla daha da sıkıyor. Ne çok kızdım o ilk günahını okurken küçük Adalet’e, ne çok üzüldüm bakışlarını görür gibi olduğum Mahsun’a. Ve ne çok düşündüm acaba bir çocuğun hüznüne neden olmuş muyumdur diye.
Dünya telaşına kapılıp giderken, rüzgâr misali savrulurken kimseye değmeden, anlamıyoruz kalabalıklar içinde yalnızlaştığımızı. Kendimizi yalnızlaştırdığımızı. Gözlerimizin önüne perdeleri ne zaman indirdik ne zaman susar olduk olup bitenlere. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan değil miydi, ne zaman unuttuk bunu? Küçükken arkadaşımız annesine seslenirken annesi duysun diye hep birlikte bağırmıyor muyduk? Oysa şimdi başkasının çığlığını büyütmek bir yana dursun, kendi sesimizi bile kısar olmuşuz.
Sessizliğin insanın içinde bir çığ gibi büyüdüğü ve fizyolojik yansımalarını anlattığı bölümleri ki özellikle gazete haberlerine yer verdiği o bölümleri okurken sarsılıyor insan. Okutmuyor devamında kendini, düşündürüyor ve eğer duygusal bir insansanız biraz da ağlatıyor.
Canım Adalet, seni tanımak güzeldi. Sen sadece ses olmayı değil, yaşamayı öğrendin. Yaşayarak ve yaşatarak