Kur'an anlaşılmak zorundadır. Çünkü anlaşılmayan bir şey, ne hidâyet rehberi olabilir, ne öğüt, ne de şifa, müjde, sakındırma, uyarı, hatırlatma, ilan, delil... Açıktır ki, ne olduğu, ne demek istediği anlaşılmayan bir işaret levhası, hiç bir zaman yolun gidişatını gösteren bir bilgi, tehlikeleri haberdar eden bir uyarı, yolculara nasıl davranılması gerektiğini açıklayan bir öğüt olamaz.
Her mü'min, Kur'an'ı, yüzyıllarca önce insanlar arasında seçilmiş seçkin bir şahsiyete vahyolunmuş tarihi bir kitap olarak değil, o anda doğrudan kendisine vahyolunan bir kitap olarak okumalıdır. Eğer bu yapılırsa kitap "kutsal bir kitap" olma özelliğini terk edip, hayatı ve bütün ömrün dostluğu rehberi olacaktır.
Ama her kim de benim öğüt ve uyarımlarımla dolu olan şu Kur'an'dan yüz çevirecek olursa, işte onu, bitip tükenmeyen arzu ve ihtirâsların yol açtığı doyumsuzluk, tedirginlik, ruhsal bunalımlar, vicdan azâbı ve sosyal çalkantılar yüzünden, mutluluk ve huzurdan yoksun, dar, kısır ve sıkıntılı bir hayat beklemektedir; Hesap gününde ise onun kör olarak diriltip huzurumuza getireceğiz.
Ve ne kadar bilgili olursan ol, hiçbir konuda kendini yeterli görme ; dâimâ, 'Ey Rabbim anlayış, idrâk ve ilmimi arttır!' de ve bunun gereği olan okuma, düşünme ve öğrenme faaliyetlerini bir an bile kesintiye uğratma.
Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir âlem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı.