Bu trajediyi okurken çok - muhtemelen gereğinden çok- duygulandım. Philoctetes'in terk edildiğini anladığı anki çaresizliği, onca fiziksel acı içinde yapayalnız hayatta kalma çabası beni çok etkiledi. Ünlü ok ustası, Achaean'ların en büyük savaşçılarından biri olan bu adamın gencecik Neoptolemus'a yalvarmak zorunda kalması, yeniden terk edilmemek adına her an nabzını yoklaması, bir zamanların en iyisinin şimdi bir gence mecbur kalması içime dokundu; yazık ki insan çaresiz kalmışsa, üstelik bir de elden ayaktan düşmüş, sağlığından olmuşsa gururunu bir kenara koymak zorunda. Gururundan ettiği bu feragate rağmen yine kandırıldığını anlayınca Lemnos adasına seslenerek derdini dağlara, taşlara, ev diye yaşadığı mağarasına haykırması ne kadar yalnız olduğunu çok çok iyi betimlemiş. Yalnızca en son Hercules'in gelip bir monolog ile onu ikna edivermesini sevmedim. Madem bir tanrı gelip olayları derhal çözebiliyordu, bunca çatışma neden yaşandı diye sormadan edemiyorum. Fakat en sonunda Philoctetes'in uğradığı ihanete rağmen Troy'a gidecek, orayı ele geçirerek hak ettiği ünvana ve sağlığa kavuşacak olmasına sevindim; öfkesinden vazgeçip ona ihanet edenlere yardım etmek gururuna zor gelse de çektiği işkencelere karşı yaşamayı seçti ki bazen böylesi daha onurludur. Uzun lafın kısası, bayıldım. İngilizce çeviriyle bu kadar içe dokunan bir kitabı orijinal dilinde okusam ne hissederdim merak ediyorum. Bir de Türkçesini okuyup hikayeyi farklı bir tınıda duymayı çok isterim.
Büyük şaşkınlıklar, üzüntüler veya mutluluklar vadetmeyen, onun yerine ağızda tatlı bir İngiliz kibarlığı bırakan bir kitap. En basit olaylar; mesela bir akşam yemeği en ince detaylarıyla anlatılıyor, öyle ki tüm diyaloglara ve bu diyalogların farklı karakterlerde doğurduğu çelişkili duygulara sohbette bizzat bulunmuşum gibi hakim olabildim. Kitapta en çok karakterlerin titizlikle tarif edilmesini sevdim, hepsini eksiksiz tanımış ve hikayenin devamını yazabilirmişim gibi hissettim. Ayrıca, ancak geçim kaygısı olmadan yaşayan İngiliz soylularının bu kadar kafa yorabileceği evlilikte denklik, beyefendilik şartları ve adap gibi durağan konular hakkında okumak hayatımın hızlı akışında biraz nefes molası vermemi sağladı. Fakat çok etkilendiğimi, bana yeni kapılar açtığını söylemem mümkün değil.
- burası spoiler içerebilir-
Bazı duygular çok iyi geçirilmişti, mesela BoxHill gezisinde bir türlü sohbet edemeyen kalabalığın can sıkıntısından sıyrılmak için kendini Frank ile normalde yapmayacağı şaklabanlıklar yaparken bulan Emma'nın gün sonunda yaşadığı iç sıkıntısı ve utanç hissi çok iyi anlatılmıştı ve bana da çok tanıdık geldi. Fakat birkaç eleştirim de var, öncelikle Jane Austen'ın hep güçlü kadın karakterler yazdığı fikrini çürüttüğünü düşünüyorum bu romanın. Gurur ve Ön Yargı'nın Elizabeth' i gerçekten güçlüydü, akıllıydı; yine bir şeyleri yanlış anlamıştı ama bu ona yanlış anlatıldığı için öyle olmuştu. Fakat Emma, yazar biz de Emma'nın gözünden okuduğumuz için şaşırtma unsurunu böyle yaratmak istedi galiba, sürekli bir şeyleri yanlış yorumladı. Sayfalarca okuduğumuz, mimiklerle ve diyaloglarla desteklenmiş bir fikrin aslında tümüyle yanlış olduğu, Emma'nın kafasındaki beklentiden dolayı öyle anlaşıldığına çok şahit olduk. Üstelik bir yerden sonra Emma'nın yanıldığı çok