Kadınlar, adaletsiz bir dünyada başarmak için erkeklere göre iki kat daha terliyordu. Sorun kadınların ter bezlerinde değil, kadının zekâsını hiçe sayanların "ar" bezlerindeydi.
Uzak tanıdıklarınızın yüzü net gelir gözünüzün önüne ama sevdiklerinizin yüzü bir türlü tamamlanamaz. Çünkü gülüşleri, kaş çatışları, yüz ifadeleriyle tanırsınız onları; tek bir sabit resim olarak değil, binlerce anının toplamı olarak.
Yumuşak yanakların ve alnın üzerinde öyle bir şey var ki, yine de insanın gözünü okşuyor: Güzel, kırmızı alevden bir taç gibi süslüyor başımı, saçlarımdan bahsediyorum. Bakmaktan zevk alıyor insan. Ne de olsa net bir renk. Kızıl saçlı olmaktan memnunum. İşte karşıda, aynada, ışıyıp duruyor. Talihliymişim. Saçlarım sarıyla kestane arası, ne idüğü belirsiz bir renk olsaydı yüzüm silikleşecek ve sersem bir görünüm verecekti bana.
Simmon'la beraberken bu kadar kötü değildim. Onun varlığı dikkatimi hoş bir şekilde dağıtıyordu. Fakat Anker'ın Yeri'ndeki küçücük odamda yalnızken hafızamın eline düşmüştüm. Sanki zihnim hayatım boyunca gördüğüm her sivri uçlu ve acı verici șeyi ortaya çıkarıp incelemeye kararlıydı.
En kötü anılarımın kumpanyamın katlinden kaldığını düşünebilirsiniz. Kampımıza dönüp her şeyin yandığını görmem. Ebeveynlerimin cesetlerinin alacakaranlıkta büründüğü tuhaf biçimler. Onları öldürenler. Chandriahlılar. Durmaksızın sıntarak benimle konuşan adam. Köz.
Bu anılar kötü olmasına kötüydü, fakat aradan geçen yıllarda onları öyle çok hatırlayp gözden geçirmiştim ki keskin kenarları neredeyse tamamen körelmişti. Haliax'ın sesinin tonunu ve tınısını babamınki kadar net anımsıyordum. Köz'ün yüzünü kolayca hayalimde canlandırabiliyordum. Gülümserken sergilediği inci gibi dişlerini, beyaz kıvırcık saçlarını. Mürekkep damlaları kadar siyah gözlerini. Birisinin ailesi hiç olmadık şarkılar söylemiş, diyen kış soğuğuyla dolu sesini.
Genelde karşı devrimcilerin dayanaksız ve saçma bir tezleri de şudur: "Biz Müslümanlar "Tanrı" demeyiz, "Allah" deriz, "Tanrı "kelimesini Hristiyanlar kullanır."
Bu tez bilgiye dayanmaz; bilgisizliği yansıtır. Etimolojik olarak "Tanrı" sözcüğü Türk lehçelerinde "gök" anlamına gelen "tan" deyiminden türemiştir: Altay Türklerinde "Tanrı" Yakutçada "Tanara" Moğolcada "Tangı" ve Kazancada "Tangın" gibi çeşitlemeleri vardır. Özetle "Tanrı" kelimesi kendi dilimizin ürünüdür. İncillerde veya Tevrat'ta bu sözcük kullanılmaz. Aynı şekilde Kuran-ı Kerim önyargısız bir şekilde okunduğunda net bir şekilde ortaya çıkan, İslam dini için herhangi bir dil sınırlamasının olmadığıdır.
Aksini iddia edenlere "Fussilet Suresi 44. Ayet"i okumalarını tavsiye etmek gerekir. Bu konuyu; Türk milletinin kimliğini, binlerce yıldır tarihe damgasını vurmuş mücadeleci ruhunu dillendirerek onun kendi özüne dönmesini sağlayan filozof ve sosyolog Ziya Gökalp'in sözleriyle bitirelim.
"Dini Türkçülük, din kitaplarının ve hutbelerle vaazların Türkçe olması demektir. Bir millet, din kitaplarını okuyup anlamazsa tabidir ki, dininin hakiki mahiyetini öğrenemez. Hatiplerin, vaizlerin ne söylediklerini anlayamadığı surette de ibadetlerinden hiçbir zevk alamaz. Çünkü ibadetten alınacak dini heyecan, ancak okunan duaların tamamiyle anlaşılmasına bağlıdır."