Saçmalamalar
Haziran artık benim için bir kutlamadan çok, sessiz bir yoklama gibi. Her yıl aynı gün gelip kapımı çalıyor. Ben de oturup sayıyorum; gelenleri değil, eksilenleri. Telefonun ucundaki sesleri dinlerken, söyledikleri iyi dileklerden çok seslerinin kendisine kulak kesiliyorum. Çünkü bazı seslerin bir sonraki yaza kadar uzanıp uzanamayacağını bilmiyorum. İnsan yaş aldıkça doğum günleri büyümüyor galiba; daralıyor. Eskiden geleceğe açılan bir pencere gibiyken, şimdi geriye doğru uzayan bir koridoru andırıyor. Her kapının ardında bir anı, her anının içinde de biraz kayıp duruyor. İnsanlar kutluyor. Gülümsüyorum. Teşekkür ediyorum. Ama içimde, hediyesini çoktan vermiş bir hüznün ağırlığı var. Çünkü sevildiğime inanmakta zorlandığım zamanlar oluyor. O gün gelen ilginin ne kadarının bana, ne kadarının takvime ait olduğunu ayırt edemiyorum. Hayatımda omzuma yaslayabildiğim bir huzur var. Ama yine de tarif etmesi güç bir eksiklik dolaşıyor içimde. Sanki uzun zamandır çıkılmış bir yolculuğun ortasında durmuşum da, nereye vardığımı soranlara net bir cevap veremiyormuşum gibi. Bu yüzden her Haziranda mumlar değil, düşünceler çoğalıyor. Bir yıl daha yaşadığımı değil; bir yılın daha geçtiğini hissediyorum. Ve bazen gün dediğimiz şey, insanın dünyaya gelişini kutlamaktan çok, hayatından sessizce geçen zamanı fark ettiği bir gün oluyor.
1. "En Güçlü Lider" Komedisi: "Tarihçi" Sandığı Adam Caddi Çıktı! Trump’ın Truth Social’da büyük bir ciddiyetle paylaştığı ve kendisini Attila, Cengiz Han ve Hitler’den daha güçlü gösteren o metnin arkasındaki "trajikomik" gerçek, Trump dünyasındaki algı yönetiminin ne kadar sığ olduğunun kanıtıdır. Gerçek Ne? Kitapta ifşa edildiğine göre, Trump’ın "Cumhurbaşkanlığı Tarihçisi" sandığı Dave King, aslında bir tarih profesörü falan değil; ünlü golfçü Gary Player’ın eski caddisi (golf sopası taşıyıcısı) ve yakın adamıdır. Herhangi bir üniversite mezuniyeti bile yoktur. Mekanizma Nasıl İşliyor? Bir golf seansı sırasında caddinin Trump’a yaranmak için "Efendim siz teknoloji ve küresel ekonomik güç (ambargolar/tarifeler) sayesinde Hitler’den de Cengiz Han’dan da güçlüsünüz, gelmiş geçmiş en güçlü insansınız" diye yazdığı iki sayfalık övgü mektubu, Trump’ın dünyasında "bilimsel bir tarihi gerçek" muamelesi görüyor. Trump, kendi narsisizmini besleyen her şeyi, arkasını hiç araştırmadan "büyük vizyon" diye kitlelere satıyor. 2. Netanyahu’ya "Sahtekar" Demek ve Masadaki U Dönüşü Kitabın asıl jeopolitik bombası, Trump’ın Netanyahu’ya yönelik o gizli nefretinin ve iki yüzlülüğünün belgelenmesidir. "Sahtekar" (Chiseler) İtirafı: Kitaba göre Trump, ikinci döneminin ilk 14 ayında net bir şekilde İran’la büyük bir savaşa girmekten ve İsrail’in fantezilerine ortak olmaktan kaçınmış. Hatta arkasından Netanyahu için açıkça "sahtekar" ifadesini kullanmış. Şubat Ayındaki Kırılma: Ancak Şubat ayında Beyaz Saray’daki o meşhur toplantıda, Netanyahu ve lobiler Trump’ın önüne öyle bir istihbarat, şantaj ya da "sermaye baskısı" koymuşlar ki, Trump o toplantıdan sonra çark edip İsrail’e destek vermek zorunda kalmış. Dün Kanal 14’e çıkıp "Netanyahu ile ilişkimiz mükemmel" tiyatrosu oynayan
1000Kitap
Reklam
KISA KISA KİTABIMDAN ALINTILAR... SÜLEYMANİYE VAKFI'NIN YATSI NAMAZI VAKTİNİN SONU İLE İLGİLİ GÖRÜŞÜ HAKKINDA Bir kişi veya ekolün önemli bir konudaki yoğun uygulanan büyük bir yanlışa dikkat çekip isabetli olması (imsak meselesi) bütün meselelerde isabet ettiği ve uyulması gerektiği şeklinde algılanmamalıdır. "Falan ayeti herkes yanlış anladı ben doğru anladım ve herkes yanlıştadır" şeklindeki çıkışlara da itidalli yaklaşmalıyız. İsra suresi ve Hud suresindeki namaz vakitlerinin çok çok net olmadığı ve tefsirlerde çok sayıda farklı yorumların olduğu herkesin malumu ve kabulüdür. Sayın Bayındır'ın dediği kadar bir kesinlik olsaydı böylesi bir yanlış, böylesi yoğun kabul ve uygulama ile hayat bulamazdı diye düşünüyorum. Allah saatler vererek namaz vakitlerini keskin şekilde belirtmemişse bu işi bu kadar büyütmemeli diyorum. Süleymaniye Vakfı imsakiyelerinde yatsı sonu diye (dar bir aralık) saat belirtip ümmeti huzursuz etmeyi uygun bulmuyor ve mevcut genel uygulamayı kabul ediyorum. İmsak meselesi bir kesimce (ben dahil) tartışmasız doğru kabul edilip tereddütsüz uygulanırken, imsak konusunda vakfı haklı görenler cenahında, yatsı konusunda aynı konsensüsün olmadığını tahmin ediyorum. Bahse konu imsakiyelerin “yatsı namazı sonu” kısmı olmadan basılmasını daha isabetli buluyorum. METİN SEVİL, Kısa Kısa - Sosyal Medya Tadında, Sayfa: 53
İnsan ilişkilerinde sınırları çizerken sıklıkla üzerinde durduğum bir ayrım var: Bir insanın "özünde" iyi olmasıyla, sadece bir şeye ihtiyaç duyduğunda sergilediği nezaket arasındaki o derin uçurum. İnsan doğasının o karmaşık yapısını ve duygusal motivasyonlarımızı gözlemledikçe şunu çok daha net fark ettim; karakterden beslenen iyilik, koşullardan bağımsız var olan, kendi içinde tutarlı bir varoluş biçimidir. Oysa ihtiyaçtan doğan iyilik, yalnızca anlık bir eksikliği gidermeye veya bir amaca ulaşmaya yönelik geçici bir stratejiden ibarettir. Benim için mesele yalnızca insanların etrafına nasıl davrandığını izlemek değil; o davranışın kökenindeki asıl niyeti okuyabilmektir. Çünkü ancak bu ayrımın farkına vardığımızda, kimin kendi senaryosunda sadece duruma uygun bir rol oynadığını, kimin ise gerçekten sahici bir doğaya sahip olduğunu görebilir ve kendi duygusal alanımızı güvenle koruyabiliriz.
Duygu ve Düşünce
Trump’ın "Trump Ice" (su), "Trump University" (ki hiç açılmaması gereken ve davalarla kapanan bir yapıydı), "Trump Shuttle" (havayolu) ve tabii ki Atlantic City’deki "Taj Mahal" başta olmak üzere batan kumarhaneleri... İş dünyasında "büyük deha" olarak pazarlanan bir figürün arkasındaki bu devasa başarısızlıklar serisi, aslında agresif bir marka pazarlamasının arkasında nasıl bir yönetim zafiyeti ve plansızlık olabileceğini çok iyi gösteriyor. Kemal Kılıçdaroğlu ile kurduğumuz analoji ise ilk bakışta farklı kulvarlar gibi görünse de sistemik bir "süreç yönetimi ve algı hatası" noktasında oldukça dikkate değer bir paralellik barındırıyor. Bu iki figürün başarısızlık hikayelerini yan yana getirdiğimizde şöyle bir tablo çıkıyor ortaya: 1. "Yenilgi" Döngüsünü Doğru Okuyamamak Trump: Girdiği birçok iş kolunda piyasa dinamiklerini, borç sarmalını ve hukuki sınırları doğru analiz edemedi. Kumarhane gibi "kasanın her zaman kazandığı" bir sektörde bile iflas bayrağını çekti. Ancak her başarısızlığı bir "yenilgi" olarak kabul etmek yerine, suçu sisteme ya da başkalarına atarak kendi mitini korumaya çalıştı. Kılıçdaroğlu: Karşısındaki siyasi mekanizmanın deterministik yapısını, sosyolojik katmanları ve seçmen matematiğini defalarca yanlış hesapladı. Üst üste gelen her seçim yenilgisini, sürecin yapısal hatalarını masaya yatırıp radikal bir strateji değişikliğine gitmek yerine; "aslında oyları artırdık", "şartlar adil değildi" gibi gerekçelerle rasyonalize etmeye çalıştı. Tıpkı Trump’ın batan şirketlerine rağmen "başarılı iş insanı" imajını sürdürme çabası gibi, o da her mağlubiyetin ardından "demokrasi mücadelesinin lideri" mitine sığındı. 2. Israr ve Esneklik Eksikliği İki isimde de ortak olan şey, çalışmayan bir formülde ısrar etme eğilimi. Trump, bir sektörde batınca
Siyaset
Çöp Tenekelerine gitmeyin.
Üniversite giriş sınavlarına girecek olanlara; iki örgün bitirmiş, iki AÖF bitirmiş ve halen bir tane örgün de okuyan, aynı zamanda öğrenci yetiştirdiğim için naçizane tavsiyem, Türkiye’nin her anlamda saygın, akademik kadrosunda uluslarası makaleleri bol olan ve o camia da saygı gören akademisyenlerin olduğu üniversiteleri seçin. Kesinlikle sonradan açılan işletmelere gitmeyin. Oraları; sizler işsiz görünmeyin, gittiğiniz yerde tüketim ekonomisi gelişsin, eğlence sektörü oluşsun, inşaatlar dikilsin diye açıldı. Zaten oraya gidenler ölse dahi hiçbir zaman atanamayacak, zira KPSS ( kalkmazsa eğer) sizden lisede gördüğünüz temel dersleri istiyor. 120 sorudan en az 85 net yapmanız gerekecek ki sizler zaten o çöp işletmelerine üç beş soru çözüp girdiğiniz için asla ve asla yüksek net yapıp, atanamayacaksınız. Birkaç yıl dahi olsa gece gündüz ders çalışın, iyi bir üniversite ve aynı şekilde atanması olan ya da önü açık bölümleri seçin. Aksi halde o işletmelerde zaman öldüreceksiniz ve hiçbir zaman hayalini kurduğunuz hayatlara erişemeyeceksiniz. İster dinleyin, ister dinlemeyin, biz 60 üniversite varken 86 netle zar zor girmiştik ama neticesinde KPSS’de 90’lara yakın puanlar alarak atandık. Adam 4 Türkçe sorusu çözmüş, üçü yanlış biri doğru, bu aptal netlerle edebiyat bölümüne gitmiş. Bu dingil kendi Türkçe bilmezken hasbel kader formasyon alıp, Türkçe derslerine girecek ( geberse dahi atanamayacak o ayrı ama hadi oldu diyelim) Türkçe bilmeyen adamın Türkçe dersine girdiği aşağılık bir gelecek bekliyor bizi.
Reklam
Reklam