okuma, insanların en bilgesiyle bile olsa, bir konuşmaya indirgenemez; bir kitapla bir dost arasındaki asıl farklılık, bilgeliklerinin büyüklüğü arasındaki farklılık değil, onlarla iletişim kurma biçimidir; okuma, konuşmanın tersine, yalnızlığımızı sürdürürken, yani yalnızken sahip olunan ve konuşunca çabucak dağılan entelektüel güçten yararlanmaya devam ederek, esinlere açık olmaya ve zekânın kendi kendisi üzerindeki çalışmasını bütünüyle verimli kılmaya devam ederek, her birimizin önceden iletilmiş bir başka düşünceyi edinmesidir.
Bu kitap bundan ibaret miydi?
Bizi okurken gören ebeveynlerimiz heyecanımız karşısında gülümser bir hava takındığında, yapmacık bir ilgisizlik ya da sahte bir sıkıntıyla kitabı kaparken, yaşayan insanlardan daha fazla özen ve şefkat gösterdiğimiz, onlar için soluk soluğa kaldığımız bu varlıkları bir daha görememenin, haklarında hiçbir şey bilememenin içimizi parçaladığını itiraf edemeyiz.
Evet, bu evlilikle görmüştü ki Zülal, Yusuf o yüce aşk duygusunu tek başına yüklenemeyecek bir fâni idi. Belki iyi bir müslümandı, iyi bir insandı, iyi bir eşti; lakin sonuçta etten, kemiktendi, zaafları vardı, zayıflıkları vardı, nefsi vardı, onunla uğraşan şeytanı vardı.
Zaten saf ve gerçek aşkı hangi fâni yüklenebilirdi ki? Anne mi, baba mı, evlat mı, eş mi, sevgili mi, kardeş mi?
Hepsine duyulan sevginin asıl kaynağı âlemlerin Rabb’inden değil miydi? İnsan evladına bile onun merhametinin zerresi ile merhamet etmiyor muydu?
En büyük ibret değil miydi ölüm, bu dünyanın bir sonu olduğunun en açık deliliydi. Öyle ki ölümü gerçekten idrak ettim deyip de bu dünyaya hâlâ meyledenin, Rabb’inin emirlerini görmezden gelenin hali neyle izah edilirdi?
Ölüm öyle bir dersti ki anlayana, bu yüzden tek tek hayalinde canlandırdı ölümüne dair ne varsa, öyle ki canlandırdığı bu hayalde bizzat kendisi kefenin içinde başrolü oynadı.