Bazı kitaplar vardır; sayfaları çevirdiğinizi fark etmezsiniz. Su gibi akıp gider. Kitap buluşmalarımız sayesinde tanıştığım Sinem Sal'ın Mihrap'ı, benim için tam da öyle bir roman oldu. 12 Eylül'ün gölgesinde, babasını kaybeden küçük bir kız çocuğunun dünyasına giriyoruz bu romanda, onun kalbinden geçerek anlatılan bir hikâye... Mihrap'ın yasla, kayıpla ve hayatla kurduğu o kendine özgü ilişkiyi okurken insan bir yandan içi sıkışarak ilerliyor, bir yandan da onun çocuk kalbine hayran kalıyor. Okurken yer yer dönemin ağırlığını, kaybın sessizliğini ve bir çocuğun yasını hissettim. Ama aynı zamanda çocukluğun o tuhaf direncini, hayata tutunma biçimini de. Bazı sayfalarda gözyaşlarıma hâkim olamadım, bazı yerlerde ise o çocuk aklının kurduğu dünyaya gülümsedim. Böyle kitapları seviyorum ben; insanı sarsmadan, zorlamadan ama içinden bir yere dokunarak ilerleyenleri. Mihrap benim için öyle bir kitap oldu. Ben çok severek okudum. Listeme iyi ki girmiş dediğim kitaplardan biri oldu.
MihrapSinem Sal · Karakarga Yayınevi · 2024698 okunma
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Yaptıklarım onu getirmedi. Hiçbiri. Mahalleye gelip gitti ve geri dönmeye değer hiçbir şey görmedi demek ki. Bizi kendi mutsuzluğumuzun içinde öylece bıraktı ve ve gitti. Şimdi kallavi bir küfür sallasam buna bile sinirlenmeyecek kadar gitti, onu suçlasam kendini savunmayacak kadar gitti, bir şeye gülsek "Neye gülüyorsunuz bu kadar?” demeyecek kadar gitti, Ertan Abi dönse "Ah be oğlum... Nerelerdeydin?" demeyecek kadar gitti, dünyanın en iyi şiirini yazsam okuyamayacak kadar gitti, neşeli olsam dahil olamayacak kadar gitti, yeni arkadaşlar edinsem beni tebrik edemeyecek kadar gitti, erkek gibi futbol oynasam erkek gibi gol atsam “Helal be!” diyemeyecek kadar gitti, mahalleyi eski günlerine gerçekten döndürsem sokağın başından girip derin bir nefes alamayacak kadar gitti, saçlarım uzasa ve ben güzel bir kız olsam “Aynı bana benzemiş" diyemeyecek kadar gitti, sevdiği şarkıları dinlesem eşlik edemeyecek kadar gitti, yokuşu kendi kendime çıksam "Aferin Mihrap!" diyemeyecek kadar gitti, benimle gururlanamayacak kadar gitti, yaşlanınca bana muhtaç kalamayacak kadar gitti, duvardaki yazıları benim yazdığımı anlayıp peşime düş seler ve gelip "Tamam kızım her şey eskisi gibi olacak" deseler bile gitti, anlattığı hikâyelere inanmamış gibi gitti. Darbe gibi gitti. Annem hükümet gibi kadındır; hükümeti devirdiğini bile görmeden gitti. Gitti.
"Allah'ım iyileri önce yanına aldığını biliyorum. Ama dünyayı kötülerle doldurursan demezler mi dünya çok kötü olmuş? Derler. Mesela biz dükkânda kendimizin kullanmayacağı hiçbir şeyi satmayız. Sen de kimsenin kalmak istemeyeceği bir yeri yaratmış olamazsın değil mi? Ya da illa iyileri alacaksan al. Babamı kötü baba yap. Ama yolla. Sadece iki günüm kaldı. Etini kemiğinden ayırmadan önce bir kez daha düşün. Düşünün sayın Allah'ım. Amin"
Annemle aramızda bir bağın olması için araya birilerinin girmesi gerekiyor. Eskiden babam araya girerdi ve annemle aramıza Haliç Köprüsü gibi uzanırdı. Köprü yıkılınca anneme ulaşmak için tam bir milyon kulaç atmam gerekiyor. Ama yine de dürbünüm olduğu için şanslıyım. Onun da dürbünü var. Birbirimizle iletişim kurabilme yolumuz şimdilik bu. Annemin acısını karşı kıyıdan görebiliyorum. Sanki onun mahallesinde
kimse sokağa çıkmıyor. Benim mahallemin acısı daha farklı. Herkes sokaklara dökülmüş.