Aslında hepimizin bile isteye kendimizi mahkum ettiğimiz hayatın kıyısından köşesinden bitmek bilmez kumlar sızmaya başlasa acaba durumumuz kumların kadını gibi mi olurdu yoksa son anına kadar ümidini koruyan adam gibi mi? Kum, eserde ağırlığını o kadar güzel koymuş ki okurken ister istemez soluğunuza kum karıştığı hissine kapılıyorsunuz. Elde edilmek istenen şey de buydu büyük ihtimalle. İnsanların büyük çoğunluğu yaşadığı hayattan, şehirden, bölgeden, çevreden memnun değildir ancak bunu değiştirme eylemine çok az kişi girişir. Memnun olmadığınız bir hayatı çukurun dibinde birilerinin gelip değiştirmesini bekleyerek geçirirsiniz. Bu sırada kum bir an bile size huzur vermez; soluğunuzda, yiyeceğinizde, yatağınızda, tükürüğünüzde, gözyaşınızda. Dünyanın havasını, suyunu elekten geçirir gibi kumdan geçirmek zorunda kalırsınız. Kum sizi buna zorlar. Kum aslında nedir? Rahatsızlık, huzursuzluk, bunalım...?