Dünya, İkinci Dünya Savaşı'ndan 1980'lere kadar, Mao'nun betimlemesiyle "devletlerin bağımsızlık, milletlerin kurtuluş, halkların devrim" istediği bir dönemden geçmiştir.
Bugün bizim gibi ülkelerde yapılabilecek en büyük yanlış, milli kuvvetlerin, ABD'nin Türkiye'yi ve Türkiye'deki iktidarı şekillendirme gücünü abartarak kendi hedeflerini peşinen küçültmeleri olur.
Bir savaşa girişirken, çetin zorlukların üstesinden gelmeyi gerektirse de "savaşın kazanılabilir" olduğunu saptamak, büyük önem taşır. Bu açıdan, savaş yorgunu İtilaf Devletlerinin, ülkemizi işgal için maşa olarak kullandıkları Yunan ordusunun dışında bir kuvvetle Şark Cephesi'ndeki savaşı doğrudan sürdürmeye mecallerinin kalmamış olduğu saptanması, kuşkusuz Kurtuluş Savaşımız zaferine katkıda bulunmuştur. Eğer "kolaylık", savaşın galibi emperyalist ülkelerin, kendi kamuoylarının ağır baskısı da hesaba katılarak, savaşı doğrudan kendi kuvvetleri ile sürdüremeyeceklerinin belirlenmesi ise, bunu bir zaaf değil, ülkemizin kaderini tayin eden doğru ve keskin bir siyasal öngörü olarak niyeleme kuşkusuz daha yerinde olur.
Birinci Dünya Savaşı'nın geleceğe yön veren en önemli sonuçları, Rus ve Türk devrimleridir. Bu iki devrim, Ezilen Dünya'nın kendi öz gücüne dayanarak emperyalizmi alt etmesi seçeneğini geri dönülmez biçimde tarihin kaydına geçirmiştir. Emperyalizm açısından sorun, sadece nu ülkelerin kendilerini paylaşımın konusu olmaktan çıkarmaları değil, hatta daha da önemlisi, paylaşımın konusu olan bütün sömürge ve yarı-sömürgelere yepyeni bir seçenek sunmaları olmuştur. Emperyalizm, Lenin'e göre "can çekişen kapitalizm", Mao'nun dilinde "kağıttan kaplan", Mehmet Akif'in betimlemesiyle de "tek dişi kalmış canavar"dır.