Aristokrat tavrını koruyan duruşundan harika bir rahatlık ve sükûnet yansırdı. Herkese hem zarif bir incelik le özel bir yakınlık gösterir hem de belli bir mesafe koyardı. Çoğunlukla kitaplarıyla bahçede oturur, zaman zaman piyano çalar, nadiren de insanların arasına karıştığı ya da yoğun bir sohbete katıldığı görülürdü. Varlığı hissedilmese de, hepimiz üzerinde özel bir güce sahipti. Şimdi o, ilk kez sohbete katıldığında, hepimiz çok yüksek sesle ve kontrolsüz konuştuğumuz için mahcup olduk.
Az önce biraz aşırıya kaçtığımı size rahatlıkla itiraf edebilirim; o zavallı Bayan Henriette bir kahraman değil elbette, serüven peşinde koşan biri de değil, bir grande amoureuse ise hiç değil. Cesaretle arzusunun peşine takıldığı için ona bir ölçüde saygı duyuyorum, ancak bugün olmasa bile yarın kesinlikle çok mutsuz olacağı için onun adına üzülüyorum. Kendisini tanıdığım kadarıyla sıradan, zayıf bir kadınmış gibi geliyor bana. Yaptığı belki aptalca, fazlasıyla acele etmiş olduğu da kuşku götürmez, ama asla alçak ve adi biri değil, bu zavallı ve mutsuz kadını küçümseme hakkını kendinde gören herkese her zaman karşı çıkarım.
Müdür gülümser gibi oldu. Ama adama içi acımıştı, yumuşak bir sesle, "Hayır, Boris, olmaz," dedi. "Sınır, yabancı bir ülke demektir. Geçirmezler seni oradan."
"Ama onlara bir şey yapmam ben! Silahımı attım. İsa adına onlara yalvarırsam karımın yanına gitmeme neden izin vermesinler ki?"
Müdür gitgide ciddileşiyordu. İçi acıyla doldu. "Hayır," dedi, "seni geçirmezler, Boris. İnsanlar artık İsa'yı dinlemiyorlar."
"Buranın insanları beni anlamıyor, ben de onları anlamiyorum," diye israrla tekrarladı adam. "Yaşayamam ben burada! Bana yardım et, bayım!"
"Edemem, Boris."
"Bana İsa aşkına yardım et, bayım! Yardım et, dayanamiyorum artık!”
"Edemem, Boris. Kimse kimseye yardım edemez artık."
Ne garip rastlantıdır ki, boğulmuş adamın çıplak cesedini ertesi sabah yine aynı balıkçı buldu. Adam, kendisine armağan edilen pantolonu, bereyi ve ceketi özenle sahile birakmış ve geldiği sulara yeniden dalmıştı.