Yakınını kendisi seçmeli insan. Gerçekliğini kendisi oluşturmalı. Kan bağı, mahalle, köy veya benzeri nedenler değil, yaşama bakış belirlemeli yakınlığın ölçüsünü.
İnsan da çağımızda, makineden başka ne ki?
Tüketerek, haz alarak mutsuzluğunu örtmeye çalışan, ait olmadığı düşlerin dumanını çoğaltan, edilgen varlık.
Küçük nesneler halinde yaşıyoruz.
Hangi kirişi tuttuğunu bilmeyen damarlanmış beton gibi.
İçindeki hayat giderek sönüyor, yavaş yavaş ölüme doğru ilerliyordu.
Ne çok uyuduğunu ve buna rağmen ne çok uyumak istediğini fark etti. Halbuki eskiden uykudan nefret ederdi. O zamanlar uyku, hayatının kıymetli anlarını çalıyordu. Yirmi dört saatte dört saat uyku, dört saatlik hayatının elinden alınması demekti. Nasıl da çok görürdü uykuyu! Oysa şimdi çok gördüğü şey hayattı artık. Hayat güzel değildi; tatsızdı, acıydı. En vahimi de buydu. Yaşamayı arzu etmeyen bir hayat, sona erme yoluna girmiş demektir.