O zamanlarda insanlar çok saftı. Günlük geçimlerinden başka bir şey düşünmezlerdi. Ne kalkınma düşüncesi vardı, ne de zengin olma gayreti. Çoğunlukta olan az gelirlilerde de aza kanaat etmek, hâline razı olmak ve Allah'a tevekkül etmek yaygındı. Vurdumduymazlığa dayanan kaygısızlıktan ve tembelliğe dayanan tevekkülden Allah'ın razı olmayacağını, bu yüzden Müslümanların fakirleşip dilenciler ürettiğini, bu sebepten düşmanlarının insafına bırakıldıklarını ve onların uydusu veya hizmetçisi olduklarını yıllar sonra Kur'an-ı Kerim'in manasını anlayınca öğrenebildim... Halbuki Yüce Allah "Bilmiyorsanız, bilenlere so-run." (Nahl, 16/43, Enbiya, 21/7) buyuruyor.
Ve insan, gücü nispetinde, kendi hareketini sosyal hareket sisteminin bütününden çıkarmays çalışacaktır. Fert, kendisine ancak kendi ölçüsünde genişleyen bir sorumluluk yarattıkça hürriyetini gerçekleştirebilir.
Hayat kendisi için istenmez; hayat, hareket için sadece bir âlettir.
Bu problem, çoğu zaman şu şekilde ortaya çıkmaktadır: Hayat, yaşanmış olmak zahmetine değer mi? Ve her seferinde bu, bir sahte problem olarak bir tarafa bırakılır. İnsan hareket ederken kendi kendisine bu soruyu sormaz, bu probleme bir çözüm aramaz. Eğer buna çözüm aranırsa o, hareketin alanında bulunacaktır.