Hüseyin Rahmi'nin paranormal karakteri olan Binnaz hanım'ın ruhu çerçevesinde gelişen roman, yazarın okuduğum ikinci kitabıdır.
Yer yer dönemin toplumsal ve psikolojik yapısına eleştiride bulunmuştur. Özellikle Naşit Nefi'nin "hakim-mahkum" değerlendirmesi; o dönemin kadınlarının erkeklere mahkum olduğu algısını yansıtmıştır. Medyum getirilip ruhlarla iletişim kurulmaya çalışılması, belli başlı insanlar haricinde halkın çoğunluğunun doğa üstü varlıkların hayata müdahalesine inanmaya eğilimli olması; yine dönem toplumunun inanç dinamiklerini anlamaya çalışmak için önemli köşetaşlarıdır. Son olarak, cadının var olup olmadığına ilişkin düşüncelerin kitabın sonuna kadar irdelenmesi merak duygusunu sürekli tetiklemekle beraber kitaba akıcılık kazandırmıştır.
Ben kitabı uzun soluklu ve seri olarak okuyamamış olabilirim. Fakat uzun soluklu okunduğunda 3-4 gün içinde bitebilecek heyecanlı bir kitap.
Orta halli bir ailenin tek çocuğu olan Claudia'nın ağzından; kahraman bakış açısıyla yazılmış roman, bana biraz duru geldi. Kötü yazılmış bir kitap okudum diyemem fakat sayfaları çevirirken ne olacak diye meraklanmadım. Küçük bir kızın iç dünyasının çevresine göre şekillenişinin hikayesiydi bu. Annesinden yeterli ilgi ve sevgi görmeyişinin yarattığı boşluğu korkularıyla dolduruşunu okudum. Hüzünlü bir hikaye değildi ama, mutlu bir hikaye de değildi. Arada kalmışlık ve sıradanlık ağır basıyordu daha çok...
Betimlemelere olay akışından daha çok yer vermiş kolombiyalı yazarımız. Ve bu beni yer yer bunalttı. Bununla beraber, Claudia'nın annesinin psikolojik tahlillerine yer verilişi kitabı güçlendiren ögeler arasında sayılabilir. Fakat Claudia'nın annesinin eşini aldatma durumunun üstü örtülü anlatılışı bütünlük açısından baktığımızda, okuyucuyu tatmin edemiyor. Pilar Quintana
Tezer Özlü'nün bu kitabı bana Hasan Ali Toptaş'ın kalemini anımsattı. Olaydan ziyade betimlemeler, anlatım tarzı ve sanat ön planda. Kahraman bakış açısıyla yazılmış fakat kahramanın kim olduğu başlarda belirsiz. Okurken tahminlerde bulunuyorsunuz. Kitabın 2. bölümüne doğru da anlıyorsunuz ki, kahramanın anıları anlatılıyor; klinikte yatarken bölük bölük hatırladığı anıları... Yer yer ve aklına geldikçe döküyor içini bize. 24 yaşında bir kız için hayat nasıl bu kadar zor olabilir diyebilirsiniz içinizden. Oluyormuş... Hatta klinikteki hastaların durumunu okumaya yürek dayanmıyor. İyileşme yeri değil daha da kötüleşme yeri olarak tasvir ediliyor. Korkudan hastaların yapmak istemedikleri şeyleri bile yaptıklarını okuyorum. Hatta bir bölümünde diyor ki; " Beni iyileştiren ne şok. Ne de ilaçlar. Beni iyileştiren, bu kliniklere bir kez daha kilitlenme olasılığının verdiği büyük ve derin korku."
Bana genel anlamda hitap etti fakat benim gibi yanlız yaşayan insanların okumasını tavsiye etmem. Veyahut içe dönük insanların.. Etkilenebiliyorsunuz çünkü ister istemez. İnsana kendi yaşamını sorgulatıyor.
Zekeriya Çetin'le aynı memlekettenmişiz, Hatay'ın dörtyol ilçesinde doğmuş ve hukuk fakültesini bitirmiş, sosyal sorumluluk projeleri yürütmüş bir yazar. Kitabının kurgusu ise aile şiddeti gören bir çocuğun zamanla şiddet uygulayan bir adama dönüşmesi ve sonunda işlediği suçtan ötürü intihar etmesi üzerine. Akıcı bir anlatıydı, sürükleyicilik vardı. Suçlu psikolojisine değinilmişti. Genel itibar ile sevdim diyebilirim. Ama hakim bakış açısıyla kahraman bakış açısının birlikte kullanılmasını sevemedim.
Olay örgüsü Erzurumdan Eskişehire göçmüş bir ailenin ortanca çocuğu olan Selim'in etrafında şekilleniyor. Çocukluğunu okurken ısındığım karakterimize ilerleyen bölümlerde çok kızdım. Kadına şiddet "sevgi" ve "kıskançlık" adı altında meşrulaştırılamaz. Selim bunu kendi içinde çalkantılar yaşayarak meşrulaştırma eğilimindeydi. Selim'in sevgilisi Gizem de bastırmaya çalıştığı çocukluk travmalarının gölgesinde haraket edebiliyordu. Selim'in karısı Perihan'ın kişilik ve geçmiş tahlillerini biraz eksik buldum. Ve bunca şeye göz yummasının ardındaki etken sadece aile yaşam tarzına bağlanmamalıydı bana göre. Perihan etkisini biraz daha hissettirebilen bir karakter olsaydı kitap hakettiği sona ulaşabilirdi diye düşünüyorum.
Seni çok sevdim mini roman..
Yazarın okuduğum ilk kitabıydı ve Haruki Murakami'den sonra en sevdiğim japon yazar adayı olabilir :)
Okuyanın etrafını sıkıca saran, hakim bakış açısıyla yazılmış bir romandı.
Kitabın ana karakterleri: Fukuko, Şozo, Şozo'nun annesi, Şozo'nun kedisi Lili ve Şinako.
Genel Kroki; Şinako ve Şozo evliydi ve lili'yle birlikte yaşıyolardı. Şinako ile Şozo'nun arasında sorunlar olmaya başlayınca, bunu fırsat bilen kaynana; oğlunu, kuzeni Fukuko ile başgöz edip Şinakoyu devre dışı bırakıyor. Şinako da evini hiçbir şey talep etmeksizin terkediyor ve Şozo ile Fukuko evleniyorlar. Fukuko baba parası yiyen ve aileye zırzıbık dedirten cinsten bir kadın. Şinako ise tam tersi; aile için elinden geleni yapan fakat yaranamayan karakterli bir kadın. İşin içinde intikam meselesi olmasaydı ve Şinako'nun içten içe istediği şey tekrar eski kocasının yanına dönmek olmasaydı, Şinako'yu sevebilirdim. Fakat Şinako'nun güçlü bir karakteri bile olsa, korkak ve annesinin himayesinde yaşayan bir adama geri dönmeyi düşünmesi bile tam bir vizyonsuzluk örneği. Kötü günlerden geçiyor olsa da bir kadın, kendisini başka bir kadına tercih eden bir adam için kalbini kirletmemeli.
Ek olarak sonunda Fukuko ve Şazo'nun ayrılmaları ve ailenin elinde hiçbir şey kalmayışı okuyucunun yüreğine su serpse de, kitap böyle bitmeyi haketmiyor bana göre. Yazar biraz daha kurgulasaydı eksiksiz bir roman okudum diyebilirdim.