Serkan Karaismailoğlu’nun kaleme aldığı "Kadın Beyni Erkek Beyni", nörobilimin o karmaşık ve soğuk koridorlarını, bir stand-up gösterisi sıcaklığında ama bir laboratuvar titizliğinde önümüze seriyor. Kitap, "Kadınlar Mars’tan, erkekler Venüs’ten" gibi popüler kültür klişelerinden sıyrılıp, rotasını tamamen biyolojik gerçekliklere ve evrimsel psikolojiye kırıyor. Karaismailoğlu, "Nöronların cinsiyeti olur mu?" sorusunun peşine düşerken, okuru binlerce yıllık bir evrimsel serüvene davet ediyor.
Yazarın dehası, akademik kariyerinin getirdiği bilgi birikimini, sokaktaki insanın diline indirgeyebilmesinde yatıyor. Kitabı okurken kendinizi bir tıp fakültesi amfisinde değil, bir dost meclisinde bilimsel dedikodu yaparken buluyorsunuz. Östrojen ve testosteronun beyindeki mimariyi nasıl şekillendirdiğini anlatırken kullandığı mizahi dil, en ağır bilgileri bile bir solukta sindirmenizi sağlıyor. Karaismailoğlu, "Beyin, cinsiyetten bağımsız bir organ değildir; aksine, hormonal fırtınaların içinde şekillenen bir başyapıttır" mesajını kitabın her satırına ustalıkla işliyor. Yine de belirtmeliyim; popüler bilim kitapları arasında Louann Brizendine’in eserleri daha "saf" bir medikal duruş sergilerken, Serkan Karaismailoğlu’nun anlatımı Türkiye’deki sosyokültürel dinamikleri de işin içine katarak bizi bizden örneklerle yakalıyor. Bu yerellik, kitabın samimiyetini bir kat daha artırıyor.
Kitabın kalbi, empati, iletişim ve algı dünyasındaki o devasa uçurumları anlamlandırmakta atıyor. Neden kadınlar ayrıntıları bir mikroskop hassasiyetiyle yakalarken, erkekler büyük resmi görme eğiliminde? Neden bir taraf duyguları kelimelere dökmekte ustayken, diğeri sessizliği bir sığınak olarak seçiyor? Kitap bu sorulara cevap verirken, aslında bir "kullanım kılavuzu" işlevi görüyor.