“Bütün bu insanlar bana öyle geliyor ki, olacakları şeyi olamamışlar… Bir duvar önünde asıl yollarını değiştirmişler, yahut da oldukları yerde kalmışlar… Bu duvar nedir, sen biliyor musun?”
Kitabı elime aldığımda beni tanıdık isimler karşıladı. Kim miydi bunlar? Behçet Bey ve Atiye Hanım desem? Nasıl olabilir? Mahur Beste yarım kalmış bir roman, Behçet Bey sonunu hep merak ettiğim bir şahsiyetti. Ne oldu da Mahur Beste yarım kalmıştı, yazar karakterlerin arasında hızını alamayıp Behçet Bey’in ahvalini unutmuş muydu? Okuduğumdan beri içimde aynaları, saatleri, sorularıyla yaşayan Talat Bey’in mahzun hikayesi Mahur Beste bu kitapla tamamına erdi.
Gelelim Cemal Bey’e, Sabiha’ya, İhsan’a, Muhlis Bey ve nicelerine… Tanpınar’ın okuduğum diğer romanlarında olduğu gibi burada da karakter bolluğu mevcut. İnsanı, hayatı anlamaya yönelik tahliller, ülkenin bilhassa İstanbul’un içinde bulunduğu vaziyet, savaş, mücadele, aşk.
Sabiha Cemal’i de İhsan’ı da seviyor ama hayır o onu mahvedecek olanla evlenecek. Cemal’i kahredecek.
“Herkes Sabiha’nın sırtında idi. Sabiha da dahil herkes benim sırtımda idi. “
1. bölüm ile 2.bölüm arasında tam 6 yıl var. Bu 6 yıl öyle pek kolay yıllar değil. Balkan Harbi’nden Kurtuluş Savaşı’na uzanıyor. Sahnede Anadolu’daki milli mücadeleciler, sahnenin dışında ise İstanbul’dan oradakiler için çabalayanlar. Fakat işte Tanpınar’ın kahramanı olmuş hangi karakter sahnenin dışında kalabilir ki?
Bahsi geçen 6 yılı babasının memuriyeti sebebiyle Sinop’ta geçiren Cemal, tıbbiyede okumak üzere İstanbul’a dönüyor. İstanbul bütün sokaklarıyla, Boğaz’ındaki ecnebi neferlerle, korku ve endişe içindeki halkıyla o kadar değişmiştir ki “zalimin mazluma, öldürenin ölene sıkıca yapıştığı sel”e kendini ister istemez Cemal de kaptırıyor.
Bilerek veya bilmeyerek,