Nazan Bekiroğlu… Bazı yazarlar vardır, kelimeleri kağıda dökmezler de sanki ruhunuza fısıldarlar. Benim için Nazan Hanım tam olarak böyle biri. 15 sene önce Lâ ile tanışmıştım o nahif dünyasıyla. Hani derler ya, bir yazarın bir kitabını okuyunca diğerlerine karşı hem bir iştah hem de "Acaba aynı tadı verir mi?" korkusu başlar; işte Yerli Yersiz Cümleler o korkuyu ilk sayfadan silip süpürdü. Fakat bu kadar zamanın geçme nedeni sadece “acaba”dan kaynaklı değildi. Bende kalsın o nedenler.
Aslında bu kitabı okurken içimi ısıtan, incelemeye başlamadan önce paylaşmak istediğim çok tatlı bir detay var. Şu an görev yaptığım okulda bir öğretmen arkadaşımın üniversitedeki hocasıymış Nazan Hanım. Bunu öğrendiğimde kitaba bakışım bir anda değişti. Sanki o cümleler sadece bir yazarın kaleminden çıkmamış da, tanıdığım birinin sesinden odamın içinde yankılanıyormuş gibi hissettim. Eğitimin, hocalığın o kutsal dokunuşu sayfalara sirayet etmiş sanki.
Kitabı yaklaşık dört günde bitirdim ama biraz nadasa bıraka bıraka, cümlelerin tadını çıkara çıkara okumak tercih edilebilir. Adı üzerinde; Yerli Yersiz Cümleler. Ama bana kalırsa hepsi tam yerinde, tam zamanında söylenmiş cümleler. Deneme türünün o özgür ruhuyla; aşka, hayata, tarihe ve insana dair ne varsa Nazan Bekiroğlu’nun o estetik imbiğinden geçip önümüze seriliyor. Genel olarak diğer kitaplarını okumadan bu kitaba başlamak – hele de daha ikinci kitabı olarak – doğru bulunmamış. En azından diğer incelemelerde gördüğüm kadarıyla. Fakat Nazan Hanımın da dediği gibi Yerli Yersiz Cümleler geldiği bağlamdan kopup bambaşka yerlere de götürebiliyor.
Yaşar Kemal için "aileden bir amcayı dinler gibi" derim hep; Nazan Bekiroğlu da benim için o çok sevdiğiniz, her kelimesine itimat ettiğiniz, zarif ve derinlikli bir abla ya da hoca gibi.
Gecenin bir yarısı... Kedim Güneş masanın bir köşesinde kıvrılmış derin bir uykudayken, ben Emil Michel Cioran'ın o zifiri karanlık dünyasına dalmış durumdayım. Gündüzleri okulda, o cıvıl cıvıl öğrencilerin arasında koştururken hissettiğim yaşam enerjisinin tam zıddı bir evren bu. Sınıftaki o bitmek bilmeyen hareketlilikten sonra Cioran okumak, insanın kendi içine doğru yaptığı sessiz ve bir o kadar da sarsıcı bir çöküş gibi.
Cioran'la tanışmam da bazı kitaplarda olduğu gibi hep bir ertelemeyle oldu. Çürümenin Kıtabı’nı 5 sene önce okuduktan sonra sırada: Umutsuzluğun Doruklarında... Adı bile insanın üzerine ağır, ıslak bir hırka gibi çöküyor. Bazen okuduğum kitapların sadece edebi bir metin olmadığını, yazarın ruhunun kâğıda dökülmüş kanı, irini olduğunu düşünürüm. Bu kitap tam olarak böyle. Yazarımız bu satırları 20'li yaşlarının başında, intiharın eşiğinde gezinirken ve ağır uykusuzluk hastalıklarıyla boğuşurken yazmış. Ölüm, hiçlik, anlamsızlık, acı...
Şimdi dediklerinizi duyar gibiyim: "Neden bu kadar karanlık, umutsuz bir kitabı okuyup da içimizi karartalım ki? Hayat zaten yeterince yorucu değil mi?"
Bunu ben de kendime sordum okurken. Ama cevabım çok basit: Çünkü Cioran "mış" gibi yapmıyor. Bize sahte umutlar dağıtmıyor, "her şey güzel olacak" yalanlarına sığınmıyor. İnsanın içindeki o en karanlık dehlizlere elinde cılız bir mumla bile inmiyor; doğrudan karanlığın kendisine teslim oluyor. Bazen birilerinin çıkıp acının ve umutsuzluğun ne kadar gerçek ne kadar insani olduğunu yüzümüze vurmasına ihtiyaç duyuyoruz. Cioran sizin sırtınızı sıvazlamıyor, sizinle o büyük boşlukta oturup susuyor. Ve yalandan bir tesellidense, acınıza eşlik eden bu dürüstlük çok daha kıymetli.
Bu kitabı okurken arka planda hep bir şeyler çaldı. Son iki senedir popüler kültür gibi