“Siz yazıyı seçiyor değilseniz de yazı sizi seçiyorsa, yani yazmak ölümcül bir zorunluluğa dönüşüyorsa, üstelik artık yazmak da yetmiyorsa bir seçimden söz edilemez.“ diyordu bir röportajında Bekiroğlu.
Ne kadar acı varsa o kadar yazı mı var o halde ? Denemeleri hep vardı. Şiirden, romandan çok denemeler ile kalemi mevcudiyetine hakimdi. Bir ara şiire başvurduysa da Mustafa Kutlu’nun tavsiyesi ile pek devam edemedi. Ama şiirsel üslubu kendini hep muhafaza etti. Şiir gibiydi. Gibiden biraz fazla benim icin,öğrencisi olan arkadaslarıma da imrenmişimdir belki de hala...
Kalem tutuşundan, kelamın dili ile bütünleşmesine kadar tanıklardı. İmzası olmasa dahi yazılarında ezberlerttiği üslubu ile tanıyordum Nazan hocayı oysaki. Eksiltili cümleleri, kelime oyunları, virgülleri nokta ile müşterek olmasından benim de üslubum bu diyordu adeta. Her kitabı lezzetli fakat yol hali ile bilmediğimiz yollarda yürütmesi pek hoştu. Kitabın sayfalarını aralarken gönül hanesine davet eder gibiydi. İcabet ile müşerreftim. Bunlar benim kederlerim bakınız burada sevinçlerim, birkaç tane de hatıralarım var. Çevirin sayfaları gezdiklerim, gördüklerim, sevdiğim filmler, kitaplarım, öğrencilerim, öğretirken öğrendiğim mesleğim, çocuklarımın mezuniyetleri, sevdiğim hocalarım, içimde ukte kalan babam, ayracının nerde kaldığını dahi unutamadığım annem, babamdan yadigar kalan yazarlığım ve niceleri...
Kalbini açması, kalemindeki mürekkebin,samimiyet ile hemhal olmasıydı. O dividini hokkasına batırdıkça kanattığı yalnız kendisi değildi. Evet roman olarak Nar ağacı âla, ama denemelerinde yol hali ile aliyyül-âla indimde. Nahifliğinin demlendiği, kitap dizdiği raflarda tekrar tekrar müşahede ettim. Rikkate bakınız efendim. Raflarında yazar iki dostu sırt sırta vermesi, altta kalsa olmaz, üstte koysam