Henüz okumayanlar için spoiler içerebilir! Kitabı dün bitirdim ve bittiğinden beri etkisindeyim. İçimde bir sürü farklı duyguyla Kemal’in takıntı haline gelen aşkını dinlerken, bir yandan da 70lerin İstanbul sokaklarında gezindiğimi hissettim. Pamuk, yüzeyde bir aşk romanı gibi okunsa da alt katmanlarda dönemin Türkiyesindeki siyasi olayları, İstanbulu; boğazı, sokakları, insanları ve şehir hayatını, burjuva ve yoksul kesim arasındaki geçişlerle çok çok iyi anlatmış . Hikayenin müze odaklı oluşunu da çok zekice buldum, adeta iğneyle kuyu kazmış yazar. Bir takıntı ancak bu kadar zengin ve ağır tanımlanabilirdi. Daha ilk cümlesinden tünelin sonunda ışık olmadığını anlamama ve yolculuk boyunca süren melankolik atmosfere rağmen kitabı elimden bırakamadım. En sevdiğim karakter Füsun oldu. Onun özgür ve kendi ayakları üzerinde duran bir kadın olma arzusunu Grace Kelly hayranlığında, nadir diyaloglarında kurduğu cümlelerde, hatta sigarayı üfleyişinde bile hissettim. Kemal’in aksine gururlu ve dürüst duruşunu sevdim (iç ses: yediniz kızın başını ). Arada bir nefeslenip, güldüğüm mizahi unsurlar kitabın zaten zengin olan tadına ekstra lezzet vermiş. Tıpkı Orhan Pamuk'un sahneye çıktığı ve kendi yarattıkları ile etkileşime girdiği, hikayenin belirsiz kalan uçlarını bağladığı son bölüm gibi. Ayva rendesi, Füsun’un, Kemal’in bakışını taklit edişi, yokluğu 11 ay sonra farkedilen köpek biblosu, yerinden kalkamama gibi enstantaneler hem güldürüp hem de hüzünlendirdi beni. Kemal’in kleptomani ile başlayıp, ilmek ilmek dokuyarak yarattığı her bir ayrıntısında Füsundan izler taşıyan gönül sarayı Masumiyet Müzesi’ni kitabı okumadan önce gezmiştim, fazla ayrıntıya girmediğim bu görsel ziyaret kitabı daha bir hissiyatlı okumama neden oldu. Yanıma bir paket Selpak alıp tekrar gideceğim:) Bu