“Seni hiçbir dünya telaşına değişmedim ben. Sevincini bir barış, bir bayram sabahı gibi taşıdım içimde.”
İlk sayfanın ilk cümlesi..Okuyucusunu usul usul bu minik dünyaya çekiyor. Şükrü Erbaş’ın deneme türündeki bu eserinden mi yoksa şiirlerinden mi başlasam diye ikilemde kalmıştım ama daha ilk sayfalarda emin oldum ki diğer kitapları da muhteşem kalemiyle büyüleyecek okuyucusunu. Sade, akıcı bir dil kullanmış, harika betimlemeler yapmış, aşkın acının nereden geçtiğini içimize işlemeye karar vermiş.
“İnsan bağışlayarak yener yanlışı. İnsanın acısını insan alır. İyilik böyle kolay yenilemez.”
Sahi insanın acısını insan mı alır yoksa insanı acıyla yine insan mı yoğurur? Okuyan herkesin kendinden bir parça bulacağı bu kitapta şairlerin ve şiirlerine dair yorumlarını da görüyoruz ilerleyen bölümlerde.
“ Şiir, şarkı türkü denilince binlerce yıldır verilen ürünlerin bizlerde uyandırdığı ilk çağrışım hüzün, acı,keder, mutsuzluk olmaktadır diyor..
Hüzün ve keder ile kaplanınca ruhumuz, şiire şarkıya türküye sığınırız, dünya ile aramıza bir mesafe koyar kendimizi şairlerin dünyasında buluruz bir anda..Bu bölümü okurken ne kadar doğru bir yaklaşım olduğunu, yaşadığımız coğrafyada ne büyük değerlere sahip olduğumuzu bir kez daha düşündüm ve sevgili Yaşar Kemal’in “Türküler tıpkı kırk bin yıl su altında kalmış, yıkanmış, cilalanmış çakıl taşı gibidir.” sözü geldi aklıma. Yüreğimizin pasını gerçekten bu güzellikler atmıyor mu? Yoksa dünyanın kahrı çekilecek gibi de değil :)
Uzun zaman başucumda bulunan, sindire sindire okuduğum bir kitap oldu.Türü sevenler için keyifli okumalar..