Savaş Sanatı çok ince bir eser, tek oturuşta oldukça ilgiyle okudum. Savaş dediğimiz şey sadece askeri bir terim değil; bazen karşımızdaki biriyle yaptığımız bir konuşma bile basit de olsa bir savaşa dönüşebiliyor. Bu açıdan bakıldığında oldukça ilginç bulduğum bir eser oldu.
Ayrıca askeri açıdan da değerli ve strateji üzerine düşündüren, hâlâ güncelliğini koruyan bir metin olduğunu söyleyebilirim.
Liseden beri en çok okuduğum şairlerden biri Şükrü Erbaş’tır. Neredeyse bütün şiirlerini çok severim ama “Ömür Hanımla Güz Konuşmaları”nın yeri bende hep ayrı olacak. Ne zaman okusam kendimi daha az yalnız ve daha anlaşılmış hissediyorum. Sık sık dönüp sayfalarını karıştırdığım şiir kitaplarından biri.
Ben her türden kitap okumayı seven ve türler arasında ayrım yapmamaya çalışan bir insanım. Romantik, fantastik, tarih, korku, klasik… Edebiyatta her türün kendine göre bir değeri olduğunu düşünüyorum. Fakat bu kitap bu bakış açımı ciddi anlamda zorlayan bir deneyim oldu.
“Aşk” başlığı altında sunulmasına rağmen bana aşk ya da sevgiyle ilgili derin bir hikâye gibi gelmedi. Daha çok yüzeysel ve çoğu zaman fiziksel çekim üzerinden ilerleyen bir anlatı vardı. Ayrıca edebi bir eser olarak sunulan bir kitapta kullanılan dilin ve jargonun çok daha özenli olması gerektiğini düşünüyorum. Bu haliyle oldukça zayıf, aşağılayıcı ve rahatsız ediciydi.
Kitapları yarım bırakmayı sevmediğim için atlaya atlaya neredeyse bir ayda bitirdim. Sadece sonu fena değildi. Genel olarak benim için kötü bir okuma deneyimi oldu. Keşke okumasaydım.
Bir çırpıda okuduğum bir kitap oldu, ada metaforu üzerinden insanın kendisini bulma yolculuğunu anlatma şekli oldukça güzeldi. İnsana cesaret veren bir öykü.
Kitabın en sevdiğim tarafı, “bilinmeyen ada” fikrinin aslında dışarıda bir yerden çok insanın kendi içinde bir arayış olmasıydı. Basit gibi görünen bu hikâyenin altında çok daha derin bir anlam vardı. Bir şeyleri gerçekten bulmak için önce yola çıklması gerektiği fikri etkileyiciydi.
Shakespeare okumaya bayılırım. Bu oyunun da bayılarak izlediğim “10 Things I Hate About You” filmine ilham olduğunu duyunca koşup okumaya başlamıştım fakat biraz beklentimin altında kaldığını söyleyebilirim. Öncelikle mizahi yönü çok güçlüydü, okurken oldukça eğlendim. En sevdiğim karakter ise tabii ki dönemindeki kadınlardan çok daha keskin bir karakter olmasından dolayı Katherina oldu. Onun öfkeli, açık sözlü, gururlu, zeki, hatta bir noktada sadece kendini düşünen bencil bir karakter olması inanılmaz zevk vermişti. Klasiklerde okumaya alışkın olduğumuz kadınlardan oldukça farklıydı. Ayrıca böyle bir aşk okuyacak olmak da beni heyecanlandırmıştı.
Fakat süreç olarak okurken ne kadar zevk alsam da Katherina’nın sonlarda çeşitli manipülasyonlarla “evcilleştirilmeye” çalışılması, hatta bir noktada evcil bir hayvandan hiçbir farkının kalmaması beni oldukça rahatsız etti. Zaten ortada aşk da yoktu; bir tarafta sırf güzelliği ve uysallığı için sevilen, uğruna savaşılan bir kız kardeş, diğer tarafta ise maddi çıkar uğruna bir kadını bastırmaya çalışan bir erkek vardı ve bu beni gerçekten rahatsız etti.
Ayrıca o dönemde kadınların nasıl değersizleştirilip hayatı kolaylaştıracak bir objeden ibaret görüldüğünün bir kez daha farkına varmak da oldukça üzücüydü. Buna rağmen döneminde gerçek bir aşkı işleyen diğer yazarlara ve de metinlere olan hayranlığım arttı.