tolstoy’un itiraf kitabını okurken insan bir noktadan sonra “roman” okumadığını fark ediyor. çünkü bu kitap bir olay anlatmıyor; resmen bir insanın kendi zihninin içine çöküşünü izletiyor. ve bence en rahatsız edici tarafı da tolstoy’un bunu yaparken en ufak bir estetik kaygı taşımaması. kendini olduğundan daha bilge, daha güçlü ya da daha derin göstermeye çalışmıyor. tam tersine, bütün o ününün, başarısının, yazdığı eserlerin altında aslında ölüm korkusuyla yaşayan bir adam çıkıyor ortaya.
kitabı okurken en çok hoşuma giden şey tolstoy’un “hayatın anlamı” meselesini romantikleştirmemesi oldu. çünkü çoğu yazar böyle konuları işlerken ortaya biraz şiir, biraz umut, biraz da sahte bir bilgelik koyuyor. tolstoy ise resmen insanın boğazına yapışıyor. sürekli aynı soruyu soruyor: “öleceksem neden yaşıyorum?” ve korkunç olan şey, bu soruya kendisinin de uzun süre cevap verememesi.
bence kitap tam olarak burada insanı vuruyor. çünkü tolstoy’un yaşadığı kriz çok tanıdık. başarıya ulaşıyor, istediği hayatı kuruyor, saygı görüyor ama yine de içinde kapanmayan bir boşluk var. modern insanın yıllardır kaçmaya çalıştığı şeyin çok eski bir versiyonu gibi. sürekli oyalanıyoruz ama gece yalnız kaldığımızda zihnin en dip yerinden aynı soru çıkıyor.
bir de kitabın beni etkileyen başka bir tarafı vardı: tolstoy’un kendi ikiyüzlülüğünü açık açık kabul etmesi. inandığını söyleyip inanamadığını, mutlu görünürken aslında ölüm düşüncesiyle yaşadığını anlatıyor. çoğu insan bunu kendine bile itiraf edemezken adam bunu kitaplaştırmış. o yüzden okurken bazen bir edebiyat eserinden çok bir zihinsel çöküş günlüğü okuyormuş gibi hissettim.
ama sanırım kitabı güçlü yapan şey tam olarak bu dürüstlük. çünkü “itiraf” insana çözüm sunan bir kitap değil. daha çok insanın içindeki sessiz korkuları