Bu kitabı iki sene önce aldığımı hatırlıyorum. Benden önce, çok değer verdiğim birisi okumuş ve hâlâ etkisinden bahseder. Buna rağmen araya sürekli başka kitaplar sıkıştırmam ve bu kitabı bu kadar geç okumam, kendime duyduğum bir kızgınlık sebebi. Ancak yılın son kitabı diyerek, her satırının tadını çıkara çıkara okuyup bitirdiğim için mutluyum.
Martin Eden, yarı otobiyografik bir roman olarak tanımlanıyor. Zaten kitabı okurken dönemin sosyal ve kültürel yapısı zihninizde net bir şekilde canlanıyor.
Martin, denizlerde maceralar ve zorluklarla büyümüş, güçlü ve cesur yirmi yaşında bir genç. Hayatı, burjuva sınıfından üç yaş büyük güzel bir kıza âşık olmasıyla değişiyor. Bu aşk, onun burjuva kesimiyle tanışmasına ve bu kesime kabul görme çabasına kapı aralıyor. Ruth, Martin’i kendi sınıfına ait bir kalıba sokmaya çalışıyor. Ancak Martin, okudukça ve öğrendikçe, kendisini bir kalıba sığdırmaya karşı direnç göstermeye başlıyor.
“Cahillik mutluluktur” derler; Martin de okudukça ve bildikçe, burjuva düzeninin samimiyetsizliğini, hayatın çelişkilerini ve insan ilişkilerinin yapaylığını daha derinlemesine fark ediyor. Bilgi ve farkındalık, onu mutluluktan uzaklaştırıyor. Hayalini kurduğu başarılara ulaştığında ise artık bu başarıların ona hiçbir şey ifade etmediğini fark ediyor. Martin’in asıl aradığı şeyin samimiyet olduğunu anlıyoruz. Ancak bu arayışta çok geç kalmıştır.
Martin’in mücadelesi, kalabalıklar içinde hissettiği yalnızlık, onun hayata karşı yorgunluğu bana kendi yaşadığım bazı süreçleri hatırlattı. Onunla aç kaldım, onunla savaştım, onun hayal kırıklıklarını kendi ruhumda hissettim. Martin benim için bir dost oldu. Kitabın sonuna geldiğimde, onun gidişiyle yarım kalmış gibi hissettim.
Her seferinde aynı heyecanla açıp okuyacağım harika bir eserle tanıştım.