Saat sabahın altısı. Ağzımda pas tadı var. Karşımda oturan adamın pahalı koltuğu benden daha canlı duruyor.
Duvardaki saat tik-tak değil, saçma sapan bir ses çıkarıyor. Zamanı değil, ömrümü doğruyor sanki.
Zihnimin karanlık bodrum katında zincire vurduğum o ilkel alt benlik, sabahın bu kör saatinde uyanıp bilincimin temiz halılarına basarak mutfağa yürüyor. Bastırılan ne varsa, bu loş odada geri dönüyor.
"Evet," dedi doktor. Kaleminin arkasını dişliyordu.
"Anamnez formunuza bakılırsa, güne yine yüksek bir anksiyete dalgasıyla başlamışız?"
"Yataktan sol taraftaki boşluğa doğru düşerek," dedim.
"Fiziksel bir düşüş değil. Metafizik bir çakılma.
Derealizasyon zirvede; odadaki eşyalar iki boyutlu birer karton gibi. Terliklerim bile beni reddetti. Sağ teki gardırobun altına kaçtı, solu ise intihar etmiş. Halı nefes alıyordu, üzerine basamadım.
"Doktor not defterine bir şeyler karaladı. Muhtemelen katatoni başlangıcı yazıyordu. Ya da akşamki market alışverişi için listes yapıyordu. İkisi de aynı derecede anlamsız.
Bahsedilen o 'Gölge' tam arkamda durmuş, ceketimin arkasını çekiştiriyor. Toplumun önünde takındığım o sahte persona maskesi, sabah aynaya bakarken yüzümden bir deri gibi yüzülüp düştü. Şimdi sadece çıplak et ve çiğ korkuyla kaldım.
"Peki, bu distimik durum size tam olarak ne hissettiriyor?"
"Hiçbir şey," dedim.
"Duygularımda küntlük var doktor, biliyorsunuz." Kravatınızın üzerindeki küçük mavi desenler bana nükleer bir serpintiden sağ kurtulan son bakterileri hatırlatıyor.
Sabah kahvesi içtim. Kahve çekirdekleri benim somatize olmuş acımla alay eder gibi kokuyordu. Dünya dönüyor ama bence ekseni kaymış, yalpalar gibi yalpalıyor. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor. Otobüs duraklarındaki insanlar, amigdalanın esiri olmuş,