AY IŞIĞI SOKAĞI
Stefan Zweig’in “Ay Işığı Sokağı” öyküsünü kadının gözünden okuduğumda, hikâye bana bir erkeğin pişmanlığından çok, bir kadının içten içe tükenişini anlatıyormuş gibi geldi. Başta sevgiye inanan, anlaşılmayı bekleyen bir kadın var karşımızda. Ama yanında, duygularını esirgeyen, sevgisini ölçüp biçen bir eş bulunuyor.
Sürekli eksik kalan sevgi, insanın içinde sessiz ama derin bir boşluk açıyor. Kadın da tam olarak bundan kırılıyor: Görülmemek, duyulmamak ve değerinin fark edilmemesi… O, uzun süre sabrediyor, ilişkiyi ayakta tutmaya çalışıyor. Ama sevgi tek taraflı taşınamayacak kadar ağır. Zamanla hayal kırıklığı içe kapanmaya dönüşüyor ve kadının geri çekilişi aslında bir zayıflık değil; benliğini koruma çabası. Çünkü sürekli değersiz hissettiren bir yerde kalmak, insanı kendinden vazgeçmeye zorlar.
Kadın ise ikinci yolu seçiyor. Onun bedenini bir çıkış yolu olarak kullanması hem trajik hem de güçlü bir hamle. Bana Teoman’ın şu sözlerini hatırlatıyor: “Niye sattın dedim vücudunu, daha mı iyi dedi satmaktan ruhumu.” Kadın, ruhunu ve gururunu sevgisiz bir evliliğe teslim etmiyor; bedeni üzerinden kendi özgürlüğünü kuruyor. Burada suçlayacak birini aramıyoruz; sadece kırılmış bir onurun son savunması var.
Zweig’in öyküsü bana şunu gösteriyor: Sevgi ifade edilmediğinde insanı yavaş yavaş yıpratıyor. Kadın düşmüş bir figür değil; incinmiş ama ruhunu korumaya çalışan biri. Ve hikâyeden sonra insan kendine soruyor: Bizi asıl yıkan, yaptığımız seçimler mi, yoksa o seçimlere zorlayan duygusal boşluk mu?
LEPORELLA
“Leporella” öyküsünü okurken, insanın ne kadar tehlikeli olabilecek bir bağlılık geliştirebileceğini fark ettim. Hikâye, sıradan gibi görünen ama içinde fırtınalar saklayan bir hizmetçi kadının gözünden anlatılıyor.
Leporella, hayatı