Dedemden söz açarken annem sık sık, hınçla, şöyle demişti bana:
'Gönlünde bir tek insan vardı onun: Varsa yoksa Lili teyzen...' Kendisinden beş yaş küçük, sarışın, pembe pembe bir kız olan Lili, ablasında zorlu, silinmek bilmeyen bir kıskançlık uyandırmıştı. Ergenliğe yaklaştığım yıllara dek annem en yüksek anlık nitelikleriyle tinsel nitelikleri yakıştırırdı bana: Kendine bir özdeşlik buluyordu bende; kız kardeşimi aşağılıyor, kırıyordu: Küçük kardeşti o, sarışındı, pembe pembeydi, farkına varmadan annem öcünü ondan alıyordu.
Benim gözümde annem hep varolmuştu; günün birinde, yakında, yok olacağını göreceğim hiç aklıma gelmemişti. Sonu, doğumu gibi, bir masal zamanına karışıyordu. Kendi kendime, 'Ölecek yaşa geldi' dediğim zaman, birçok başka sözler gibi, bomboş sözler söylüyormuşum. Şimdi, ilk olarak, onda, ortaya çıkması ertelenmiş bir ceset görüyordum.
Benim için, annemin gövdesinden daha az —daha çok— varolan bir gövde daha yoktu. Çocukken o gövdeyi candan sevmiş, ergenliğimde, tedirgin bir iğrenme duymuştum karşısında; herkeste böyledir bu, bilinir; hem iğrendirici hem kutsal olmak gibi çifte bir özellik taşımasını düzgülü buluyordum: Bir tabu'ydu bu.