Hakan Günday’ın Az romanı, ilk anda sert dili ve karanlık atmosferiyle çarpıcı bir metin izlenimi verse de, bu etkinin büyük ölçüde yüzeysel ve zorlanmış olduğu kısa sürede ortaya çıkıyor. Roman, anlatmak istediği derinliği kurgu ve karakter üzerinden inşa etmek yerine, okuru sürekli rahatsız ederek ve sarsmaya çalışarak etki yaratmayı tercih ediyor. Ancak bu tercih, bir edebi güçten çok bir tür dayatma hissi yaratıyor.
Metnin en belirgin sorunu dilde başlıyor. Günday’ın rahatsız edici üslubu bilinçli bir tercih olabilir; fakat bu tercih, anlatıyı taşımak yerine onu boğuyor. Şiddet ve karanlık o kadar yoğun ve kesintisiz veriliyor ki, bir noktadan sonra anlam üretmek yerine sadece gürültüye dönüşüyor. Okur hikâyeye dahil olmuyor, adeta metnin saldırısına maruz kalıyor. Bu da romanı etkileyici olmaktan çıkarıp yorucu ve tekdüze bir deneyime indiriyor.
Ancak asıl kırılma noktası kurguda. Roman boyunca karşılaşılan tesadüfler zinciri, artık tesadüf olmaktan çıkıp açık bir kurgu manipülasyonuna dönüşüyor. Konsolosluk görevlisinin İngiltere’de tekrar ortaya çıkıp Derdâ’nın hayatına dahil olması, aynı karakterin iki ayrı Derdâ’nın hayatında rol oynaması, tarikat ile mafya arasında kurulan yüzeysel ve inandırıcılıktan uzak bağlar ve en nihayetinde tamamen alakasız iki karakterin yollarının kesiştirilmesi… Bunların hiçbiri organik gelişmiyor; aksine, yazarın mesajını iletmek uğruna zorla bir araya getirilmiş parçalar gibi duruyor.
Bu noktada roman, kendi gerçekliğini kuramayan bir metne dönüşüyor. Okur, anlatılan dünyaya inanmak yerine, yazarın o dünyayı nasıl kurmaya çalıştığını fark ediyor. Ve bu farkındalık, edebi büyüyü tamamen ortadan kaldırıyor. Çünkü edebiyatta mesele yalnızca ne anlatıldığı değil, nasıl inandırıldığıdır—Az ise tam da bu sınavda sınıfta kalıyor.
Daha da