Patrick Süskind'in Koku romanı, uzun süre hafızamdan çıkmayacak eserlerden biri oldu. Kitabın en büyük başarısı, okuru yalnızca bir hikâyenin içine değil, adeta 18. yüzyıl Fransa'sının sokaklarına taşıması. Süskind'in betimlemeleri o kadar güçlü ki, hiç görmediğiniz bir dönemi ve coğrafyayı tüm duyularınızla hissedebiliyorsunuz.
Romanın başlarında, toplum tarafından dışlanmış fakat olağanüstü bir yeteneğe sahip bir gencin başarı hikâyesini okuyacağınızı düşünüyorsunuz. Özellikle ana karakterin bir parfümcünün yanında çalışmaya başladığı bölümler, bu beklentiyi daha da güçlendiriyor. Ancak yazar tam da bu noktada okurla zekice bir oyun oynuyor ve hikâyeyi tahmin edilmesi güç bir yöne taşıyor.
Koku yalnızca bir karakterin hikâyesini anlatmıyor; insanların kabul görme arzusu, toplumun algılarla ne kadar kolay şekillenebildiği ve bireyin kendi kimliğini arayışı üzerine de düşündürüyor. Kitap ilerledikçe insan doğasına dair oldukça rahatsız edici sorular sormaya başlıyor. En etkileyici yanı ise bu soruların cevaplarını doğrudan vermek yerine okuru düşünmeye zorlaması.
Atmosferi, özgün konusu ve insan psikolojisine dair güçlü gözlemleriyle Koku, yalnızca okunup bitirilen değil, üzerine uzun süre düşünülen romanlardan biri.
KokuPatrick Süskind · Can Yayınları · 201827,3bin okunma
Hakan Günday’ın Az romanı, ilk anda sert dili ve karanlık atmosferiyle çarpıcı bir metin izlenimi verse de, bu etkinin büyük ölçüde yüzeysel ve zorlanmış olduğu kısa sürede ortaya çıkıyor. Roman, anlatmak istediği derinliği kurgu ve karakter üzerinden inşa etmek yerine, okuru sürekli rahatsız ederek ve sarsmaya çalışarak etki yaratmayı tercih ediyor. Ancak bu tercih, bir edebi güçten çok bir tür dayatma hissi yaratıyor.
Metnin en belirgin sorunu dilde başlıyor. Günday’ın rahatsız edici üslubu bilinçli bir tercih olabilir; fakat bu tercih, anlatıyı taşımak yerine onu boğuyor. Şiddet ve karanlık o kadar yoğun ve kesintisiz veriliyor ki, bir noktadan sonra anlam üretmek yerine sadece gürültüye dönüşüyor. Okur hikâyeye dahil olmuyor, adeta metnin saldırısına maruz kalıyor. Bu da romanı etkileyici olmaktan çıkarıp yorucu ve tekdüze bir deneyime indiriyor.
Ancak asıl kırılma noktası kurguda. Roman boyunca karşılaşılan tesadüfler zinciri, artık tesadüf olmaktan çıkıp açık bir kurgu manipülasyonuna dönüşüyor. Konsolosluk görevlisinin İngiltere’de tekrar ortaya çıkıp Derdâ’nın hayatına dahil olması, aynı karakterin iki ayrı Derdâ’nın hayatında rol oynaması, tarikat ile mafya arasında kurulan yüzeysel ve inandırıcılıktan uzak bağlar ve en nihayetinde tamamen alakasız iki karakterin yollarının kesiştirilmesi… Bunların hiçbiri organik gelişmiyor; aksine, yazarın mesajını iletmek uğruna zorla bir araya getirilmiş parçalar gibi duruyor.
Bu noktada roman, kendi gerçekliğini kuramayan bir metne dönüşüyor. Okur, anlatılan dünyaya inanmak yerine, yazarın o dünyayı nasıl kurmaya çalıştığını fark ediyor. Ve bu farkındalık, edebi büyüyü tamamen ortadan kaldırıyor. Çünkü edebiyatta mesele yalnızca ne anlatıldığı değil, nasıl inandırıldığıdır—Az ise tam da bu sınavda sınıfta kalıyor.
Daha da
Kitap, aslında çocuk kitabı gibi görünse de okuduğunuz zaman sizi ağır bir yerden yakalıyor. Aslında çocuk kitabı gibi görünen şey, yetişkin dünyasının bir modeli kitap bize bunu gösteriyor ve sonunda acı bir ironi! bizi bekliyor.
Kitap ilk başta basit psikolojik gerilim gibi gözükse de, derinde iyi kurgulanmış bir anlatı hilesi var. Sürpriz sonları sevenler için okuması basit ,güzel, akıcı bir roman.
Kitap, 80’lerin sonu ve 90’ların başındaki ülkedeki durumu anlatması bakımından oldukça ilgi çekiciydi. Aynı zamanda o dönemin dış politikasını anlamaya katkı sağlayan yönleri de vardı. Ancak eser, bir yandan Cavit Çağlar’ın hayat hikâyesini anlatırken diğer yandan bence gereksiz sayılabilecek tarih ve coğrafya bilgilerine de geniş yer veriyordu.
Cavit Bey’in hayatı 1945’te başlarken, kitap zaman zaman 1300’lü yıllardaki Balkan coğrafyasına ve İttihat ve Terakki döneminde ülkenin durumuna uzun uzun değiniyordu. Oysa yalnızca Cavit Bey’in iş ve siyaset dünyasındaki yaşamına odaklanılsaydı, kitap 724 sayfa yerine yaklaşık 300 sayfa civarında olabilirdi.
Bununla birlikte, 2015 yılında Rus uçağının düşürülmesi sonrası büyük bir krize giren Türk-Rus ilişkilerinin nasıl çözüldüğünü birinci ağızdan dinlemek oldukça faydalıydı.
Özetle, kitap bir dönemi anlatması açısından değerli; ancak gereksiz ayrıntılar nedeniyle yer yer sıkıcı ve fazlasıyla uzun bir ese
Cavit ÇağlarHulusi Turgut · Doğan Kitap · 20246 okunma