“Ama, yurt aradığım günlerde havasını, sessiz ve huzur dolu çevresini çok sevdiğim ve girmek için bir yıl beklediğim bu medrese bozuntusu yurtta, hayatımı kurtarmak için katlandığım kahır dolu günlerden sonra elime geçen ne? Yanlış yaşanmış ve bir daha geri gelmeyecek ilk gençlik yılları değil mi? Yalnız öğretmen çıkaran bir fakülteye, öğretmen olmamak kararıyla girmiş, iyi bir öğrenci sayıldığı halde, dört yıllık bölümünü beş yılda bitirememiş; şiiri ve hikâyeyi denedikten sonra eleştiride karar kılmış, fakat onu da başaramamış bir edebiyat, felsefe ve filoloji öğrencisi; doğulu mu batılı mı olmak gerektiğine henüz karar verememiş bir Anadolu çocuğu olan ben, Beşir Güner, geleceğimden ne bekleyebilirim? Okuyucunun görmediği, bir kısım aydının kuşkuyla göz gezdirdiği, sanatçının okumuyormuş gibi okuduğu ve bir kaç bin satan dergilerin lütfen basıp para vermediği yazılarıma mı, hiç doğmamış bir zengin kızıyla evleneceğime mi, yoksa anlaşamadığım politikacıların beni milletvekili seçtireceğine mi güveniyorum? Kala kala bir gazetecilik kalıyor ki, onu da ne hayaller uğruna bir daha bulaşmamak kararıyla iki yıl önce terk ettim. Dört yıldır hazırladığım ailem benden bir şey beklemiyor ama, aldığım kredinin ödenmesi başıma dert. Kendimi sanatçı bildiğim için de, savruk bir hayata alışmışım. Düzenli yaşamak, dokuzda başlayıp beşte bırakmak, benim için imkânsız gibi. Bu yüzden, evlenip çoluk çocuk sahibi olacağımı da sanmıyorum. Ben tam anlamıyla yanlış yaşamış, kaybolmuş biriyim. Hayatımın ne manâsı var, onu da bilmiyorum.”
- Mustafa Miyasoğlu, Kaybolmuş Günler, s. 12-13