Demek ki Allah, ancak, bize karşı beslediği sevgi, muhabbet, rahmet, acıma ve şefkatten dolayı, bize Kendisi hakkında haber verdiği Vahiyle bilinebilir; yani Kendisini anlatabilmemiz, O'nun bize indirdiği Vahyin çizdiği sınırlarla ancak O'nu bilebilmemizle mümkündür. O'nu kalbimizde, gönlümüzde, hayâlimizde ve yönelimlerimizde, bakışlarımızın ve ilgilerimizin konusu yaparız; öyle olur ki sanki O'nu görürüz. Daha ilerisini söyleyelim, sanki O'nu kendimizde görürüz; çünkü biz, O'nu kendi görüşümüzle değil, O'nun Kendisini tanıtmasıyla bildik. Böyle olmakla birlikte, gene de bizden bazıları O'nu görür, fakat O'nu bilmez. Allah, Kendinden başkasına muhtaç değildir. Aynı şekilde Allah, yaratılmışlarda, Kendinden başkasını sevmez. Demek ki, her aşığın, sevenin gözü içinde, her sevgide, her sevgilide O zâhir olmaktadır. Varoluş içinde sadece tek bir Seven vardır; dolayısıyla âlem hem sevendir, hem sevilen. Bütün bunlar hep O'na döner. O'ndan başkasına ibadet edilmeyeceği gibi, ibadet eden kişi de, ancak kendisindeki ulûhiyyeti tahayyüle ibadette bulunur. Eğer o ulûhiyyet olmasaydı, kul asla Tanrı'ya ibadet etmezdi. Allah bu konuyu şu ayetle çok açıkça bildirmiştir: "Rabbiniz sadece kendisine tapmanızı emretti..." (Kur'an, 17/23)