Altına, "Rengin niçin sarı" diye sormuşlar. O da "İnsanlar beni elde etmek için peşimden o kadar fazla koştular ki, korkudan sarardım," cevabını vermiş.
SEFA SALİH KAPLAN'ın şiiri ise RUMELİ AĞITI ismini taşıyor:
Bir rumeli türküsü kanat çırptı gümüş vazolarda
Sımsıcak bir dua yıkıldı ellerime
Burma bıyıklı ağıtlar dizginledi zamanı
Kana batmış toynaklarda yeşil bir gül dillendi
Sessizlik keklikleri makaslarken gökleri
Bir ezan yağmuruyla tâ can evimden yandım
Ve yumdum gözlerimi İstanbulda
Üsküpte, Kalkandelende uyandım...
Dediler ki şimdi cânım Üsküp
Göğsündeki karanfillere küsüp
Dört kilit asmış yüreğinin dört odasına.
Beşinci kilit, erimiş öfkesinden, yasından
Sabah akşam bakarak Vardar Ovası'na
"Gitsem gerek!" der suların arkasından.
Yaralı ceylanlar gibi dönerek yuvasına
Selam bekler İstanbul'dan, Buhara'dan...
Sonra başını çevirip dünya haritasına
Ezan sesi duyulunca Ayasofya'dan
Alaca Câmii bakmadan alacasına
Çekip gidecek buralardan
Bin yıllık Hasret Ortaasya'sına
Ötede hanlar, camiler, şadırvanlar...
Fatih köprüsü gülümser beride
Vardar Ovası'nı titreten rüzgar
Daldalandırır gönülleri de.
İsmine Estergon derler
YAHYA AKENGİN ŞİİRİNDEN
SUSMUŞ KOÇAKLAMALAR
- Yavuz Bülent Bakiler'e Yugoslavya Notlarından ilhamla-
Kosovada bir padişah türbesine düşen göz yaşı;
Duru kalmış bir damlası Vardar'ın.
Kalbi parçalanmış bir Osmanlı haritası
Gözü akınlarda yetmişlik türbedarın.
Hasret ki yol açar diye güzel yarınlara
Horlanır tarihiniz, çiğnenir destanlar.
Selam ulaşmasın diye dedelerden torunlara
Namı yasaklanır Murad Hüdavendigarın...
Kalleşine bile anıt dikmiş eloğlu
Balkanlar şimdi hep Miloş dolu
Şu bizim diyarın sefiline bakın,
Susmuş kocaklamalar, meydan onların.
Mayadağdan ak topuklu kızlar ineli
Yanar tüter Rumelinin türküleri
Sıla para değil, sıla hasreti
Soldurmuş güllerini Kosova'da bahârın...
Tarih satırlarına düşen bir damla göz yaşı
Duru kalmış bir damlası Vardar'ın
Vatan ufuklarında yarınların telâşı
Tanrım, bulanmasın suyu yine ırmakların.
Ben 1965 yılında, Ankara Radyosu'ndan görevli olarak Erzuruma gitmiştim. Orada Nene Hâtun'la ilgili olayları yaşlılardan dinlemiş, savaş yıllarına ait hatıralarını teybe almıştım. Abo Dadaş isimli yaşlı bir Erzurumlu, çömeldiği yerde sicim gibi gözyaşı dökerek başından geçenleri anlatmıştı.
- "...Ruslar Erzuruma girdiklerinde, içimizdeki Ermenileri de silahlandırdılar. Taşnaklar, köşe başlarını tuttular. Vuruyor yakıp yıkıyorlardı. Bir gün bizleri de evlerimizden toplayarak mahalle camisine doldurdular. Genç- ihtiyar çoluk çocuk yüzden fazlaydık. Ben gençtim. Birkaç arkadaşımla kaçmayı planladım! yaşlılar engel olmaya çalıştılar dinlemedik. Adamların kötü niyetleri zaten gözlerinden belliydi. Karanlık çökünce pencereden fırladık. Üzerime yaylım ateşi açıldı. Üç yiğit şehit düştü. Ben bacağımdan yaralandım. Sürüne sürüne kaçıp bir eve sığındım. Haftalarca dışarı çıkamadım. Harp içindeydik, ilaç yoktu, doktor yoktu, aş yoktu. Yarama kurt düştü. Elimi vuramıyordum. Evin gelinine: Bacı dedim yorgan iğnesi de bulamaz mısın? Gitti bir yorgan iğnesi getirdi. yarama düşen kurtları, iğnenin ucuyla temizledim. Yarama tütün basacaktım, tütün bulmak fermana mahsus! Üzerine biraz gazyağı dökerek bağladım. Çektiğim acıyı bir Allah bilir, bir ben bilirim! Şimdi bana camiye doldurulan müslümanlar ne oldu diye soracaksın. Taşnaklar hepsini camiyle beraber yaktılar. Kaçmak isteyenleri kurşunladılar. Mazlumların feryadı yeri- göğü tuttu. Görenlerin anlattığına göre cami kapısının altından sokağa insan yağı akmış. Mahalleyi öyle berbat bir yanık kokusu tuttu ki, deme gitsin! Şimdi bana dünyadaki en pis koku nedir diye sorsan, derim ki, yanan insanların et-yağ-kemik-tırnak-saç kokularıdır. Aradan elli yıl geçti. Ben o tiksindirici kokuyu hala unutabilmiş değilim! Allah o günleri