Martı Jonathan, bir hikâye olmaktan çok, çölde susuz kalmış ruhlara bir matara sudur. Normal martılar gibi sahilde ciyaklamak veya balık yemleri için savaşmak istemeyen, sıradan bir martı olmayı reddeden Jonathan Livingston’un etrafında şekillenen hikâye, onun etrafında şekillenmektedir. Jonathan, kanatlarını fiziksel bir uzuvdan çok özgürlüğünün anahtarı olarak düşünmekte ve bunun için çabalamaktadır. O, “Yaşamak için bir amacımız var; öğrenme, araştırma, özgür olmak!” (s.21) felsefesiyle ilerler. Lakin sürüsüne aykırı olan bu düşünceleri yüzünden dışlanır. Yalnızlığın kollarına itilen Jonathan, aslında şimdi özgürlüğüne kavuştuğunu anlar.Hikâye başından sonuna kadar umutsuzluğun keskin virajlarından geçen Martı Jonathan’ın bu olumsuz koşullara rağmen pes etmemesini hem ruhsal hem fiziksel savaşını felsefi bir derinlikle bize sunmaktadır. Jonathan’ın hikâyesi ilerledikçe anlarız ki mükemmellik gidilecek bir yer ya da varılacak bir koordinat değildir; o kişinin kendi öz varlığıyla bütünleşmesidir. Jonathan bilge martı Chiang’dan öğrendiği üzere cennetin bir yer değil “olma hali” olduğunu fark eder. Bilgelik arttıkça mesafe ve zaman kavramları silinmeye başlar çünkü gerçek martı her yerde ve her an var olan sınırsız bir özgürlük tasarısıdır.Jonathan’ın bu seviyeye ulaştıktan sonra tekrar dünyaya kendisini dışlayan sürüsünün arasına dönmesi ise hikâyenin en önemli kısımlarındandır. Bu dönüş bilgeliğin nihai meyvesinin “merhamet” olduğunu gösterir. Jonathan Martı Fletcher gibi genç ve öfkeli ruhlara sadece uçmayı değil aslında kendilerini sevmeyi ve affetmeyi öğretir.Jonathan’ın hikâyesi bize öğretir ki özgürlük kural duvar tanımaz. Bir martının varlığı yalnızca tüyler ve kemikten ibaret değildir ve en önemlisi inanıp yola koyulduktan sonra aşılmayacak çöl yoktur. O bize