Bu kitap bana şunu düşündürdü: İnsan bazen en çok sevdiği şeyi kendi elleriyle mahvedebiliyor. Ahmet ile Gülbahar’ın aşkı düşmanlardan değil, Ahmet’in içindeki şüpheden yeniliyor. Ve bu durum kitabın sonunu daha da acı yapıyor.
Paşa’nın kızı Gülbahar, sevdiği adam için sarayı da düzeni de bırakıp dağlara çıkıyor. Ahmet için her şeyi göze alıyor. Ama bizim beyefendi daha bir odalı evi yok kızı dağa götürüyor üstüne küçücük bir şüpheyi büyütüp sevdiği kadını yalnız bırakıyor. Bir noktadan sonra gerçekten “salak sen kimsin ya” diye söylenmeye başladım. Çünkü Gülbahar’ın sevgisi dağ gibi büyükken Ahmet’in gururu her şeyi mahvediyor. Hatta bir yerden sonra “bu adam kesin AKREP BURCU” diye düşündüm. O şüphecilik, içine atma, gurur yapma halleri başka açıklanamaz çünkü.
Hayır sen kitabın ortasında kendince triplere girmişşin ,daha tutsakken kızla birlikte olmuşsun,sonra yan yana yattığınızda ortaya kılıcı koyuyorsun ,o zaman defolup gitseydin ya millet senin yüzünden galeyana geldi.
Yaşar Kemal’in dili ise ayrı güzel. Dağları, rüzgârı, sessizliği anlatışı öyle güçlü ki hikâye masal gibi ilerliyor ama altında çok gerçek bir acı taşıyor. Kitap boyunca insan hem öfkeleniyor hem üzülüyor. Çünkü aslında ortada sevgisizlik değil, güven eksikliği var.
Benim için bu kitap:
“Birbirini çok seven iki insanın, konuşulmayan korkular yüzünden kayboluşu” oldu.
Kitabı bitirdiğimde içimde kalan duygu resmen öfke ve hüzündü. Özellikle Gülbahar’ın yalnız kalışı insanın içine ağır oturuyor.
Okuyun ve sinirlenin.