"Musa suya bırakılandır. Zeliha su perisi."
Musa ve Zeliha'nın akıl sır alır öyküsü bu. İki kardeşin, iki düşmanın, iki sırdaşın hikâyesi.
Musa, annesinin karnında gereğinden fazla kalınca dünyaya bir fazlalık olarak doğuyor. Zeka geriliği olan kardeşe sahip olmak, Zeliha'ya büyük bir hayal kırıklığı yaşatıyor. Öldürmek istiyor onu, sevmek istediği için.
İlk defa Tuğba Doğan okudum. Kendisinin sosyolog olduğu eserinden taşıyor adeta. Bir kadın bir meslekle, o meslek yazar olma idealiyle birleşmiş ve böyle bir kitap çıkmış ortaya.
Musa'nın Uykusu'nda kim ne görür bilemem ama herkes kendinden bir şey görmek zorunda.
Ana karakterimiz Zeliha'yı sevmediğimi çünkü onu kendime benzettiğimi de eklemem gerekiyor. Aynı şeyleri yaşayıp ters yönlere sapmış iki insan gibi olduğumuzu hissettim kitap boyunca. Hiçbir zaman kopmayacak çünkü birbirinin içinde hayat bulan aynı lanete sahipmişiz gibi. Böyle bir şeyi ilk defa bir kitap kahramanında yaşadım. Konuşarak ve düşünerek huzurumu bozdun, Sevgili Zeliha.
Kitabın üslubuna gelecek olursak diyecek hiçbir şey yok. Yazarın ilk kitabı olduğuna inanamadım çünkü usta elinden çıkmış gibi duruyor, büyük ihtimalle kendi hayatından çok şey kattığı için. Karakter de yazar da çevirmenlik mesleğini paylaşıyorlar. İkisi de yazıyor ayrıca. İçinde bir cümle kurgu olmasaydı da mükemmel bir otobiyografi olurdu ama kurgu olduğunu da profesyonel bir şekilde hissettirmiş yazar.
Üslup film gibi. O kadar akıcı ve o kadar sakin ki! Akıcı kelimesini hiç bu kadar dolu dolu kullanmamıştım sanırım. Su gibi bir kitap. İçinde ateş barındıran bir su.