Kendi ayakları üzerinde durmak isteyen bir kadının karşısına tüm dünya dikilirse ne olur?
19.yüzyıl İngiltere’sinde, kadına yönelik baskının ve tutuculuğun hâkim olduğu Victoria döneminde geçen bu ölümsüz eser, yazarının kendi yaşamından da derin izler taşıyor. Edebiyat tarihinin, kadın hak ve özgürlüklerine sahip çıkan ilk isyankâr romanlarından biri...
Küçük yaşta hem annesiz hem de babasız kalan bir kız çocuğu düşünün. Hayat onu bir kez daha vurup, sığındığı dayısının ölümünün ardından kendisini hiç sevmeyen bir yengenin himayesinde sevgisizlikle bırakırsa ne olur?
Jane, katı kuralları olan yatılı bir okulda, adeta bataklıkta açan bir nilüfer çiçeği gibi hayata tutunmayı ve kendini yetiştirmeyi başarıyor. Ancak zamanı geldiğinde o güvenli duvarları yıkıyor; yabancısı olduğu dünyaya adım atarak kendi macerasına kapı aralıyor.
Mürebbiye olarak iş bulduğu malikânede karşılaştığı gizemli olaylar ve karanlık sırlar onu olgunlaştırırken; hayat ona aşkı, şüpheyi ve hayal kırıklığını da aynı anda tattırıyor.
Gelelim benim kitaba dair eleştirime: (Hafif sitem barındırır!)
Kitabı her ne kadar çok sevsem de Bay Rochester'ın bir yerde Jane’e karşı olan tutumu beni inanılmaz kızdırdı! Sonucu her ne olursa olsun, Jane’e kendini olabildiğince şeffaf anlatmalıydı. Jane, girdiği yolun aslında başında gördüğü gibi aydınlık olmadığını ve onu bazı zorlukların beklediğini bilmeyi hak ediyordu.
Eğer siz de "Bir aşk romanı okumak istiyorum ama sadece aşk olmasın; içinde gurur, gizem ve güçlü bir duruş da barındırsın" diyorsanız, Jane'in özgürlük ve kendini bulma yolculuğuna kesinlikle ortak olmalısınız.
Peki siz Jane Eyre’i okudunuz mu? Sizce Rochester sırlarını saklamakta haklı mıydı, yoksa Jane’e haksızlık mı etti?