Oooooh! Leyla yok. Git Keşan’dan taze ekmek al gel, yok. Ooooh! Kitaplarımı mukavva kutulardan çıkardım, tozlarını aldım. Oturup Güstav Flober okuyorum karışanım görüşenim yok. Madam Bovary ile ilişkilerimiz mesafeli. Camdan bakıyorum, üç çifte kayıkla Üçüncü Selim ve saz arkadaşları geçiyorlar... Sabaha dek martı sesi, vapur sesi. Oh... Ooooh!
İşe daha uzak olmakla birlikte, Yunan sınırına yakınlığı açısından, turistik, harap değil ama püfür, bahçe içinde, bağımsız federe bir eve kapağı atınca kendime geldim. Örneğin yatağımı düzeltmiyorum, fırça çeken yok... Oh! Kitabımı okuyorum, bırak şimdi kitabı diyen yok... Zart yemek saati biçiminde takvimsel gün dilimlenmeleri yok... Oh.. Oooh! Sabah patikadan caddeye yürüyorsun yirmi dakika, bilemedin yirmibeş, yarım saat değil yani... Caddeden sürekli otobüs geçiyor İstanbul’a. Bir saat onbeş dakikada Topkapı’dasın. Şişli’den bir buçuk saatte gelemeyen var.