“Bir cəmiyyətdə istisnasız hər kəsin rəğbətini və bəyənisini qazanmağın tək yolu; saxtakarlıq, yalan və göstərişdir, hər kəsin nəbzinə görə şərbət verməkdir. Müəyyən bir inancı və məqsədi olan dürüst biri üçün isə bu mümkün deyil; belə birinin dostu da olacaq, düşməni də. Onunla eyni fikri və yolu paylaşanlar onu sevəcək, fikrinə və yoluna qarşı olanlar isə ondan xoşlanmayacaqlar.” Murtaza Mutahhari
Bu konuda bilgi sahibi olanlar beni de aydınlatabilir mi lütfen? Böyle bir şey İslamiyette yok diye biliyorum ben fakat kesin emin olmak istedim.
1000Kitap
Reklam
İki yabancı, pazar yerine alışveriş yapmak için gelmişti. Olası bir aksiliğe karşı çantalarına sıkı sıkı sarılmışlardı; belli ki kaybedecek bir şeyleri vardı. Ama bilmiyorlardı ki burası öyle tehlikeye mahal verecek bir yer değildi. Yaşanacak herhangi bir olumsuzluğa ilk tepkiyi verecek olanlar, yine burada çalışan esnaf arkadaşlar olacaktı. Ama onlar bunu nereden bilecekti ki? Dışarıdan bakıldığında bile yabancı oldukları o kadar belliyken, buradaki insanların karakterini içine girmeden nereden bilebilirlerdi?
Hayata Dair
İnsanın bir dönem birlikte yol yürüdüğü, arkadaşlık, yoldaşlık yaptığı kişilerle aralarında geçen mahrem sohbetler, edinilen özel bilgiler o kişilerin namusuna emanet edilmiştir.. Sonradan düşman olunsa dahi; adam olanlar, ar, haya, namus kavramlarını bilenler, özel sohbetleri, sırları yılışıkca açığa vermezler!.. Edep, ideoloji, inanç ve adamlık bunu gerektirir!.. Adam olmak iki ayaklı canlı olmaktan çok başka bir şey!..
KULAKLARIN DEĞİL GÖZLERİN İŞİTEBİLECEĞİ NASİHAT
İnsan bazen öğütten değil, öğütlerin çokluğundan yorulur. Herkesin konuştuğu, herkesin anlattığı, herkesin yol gösterdiği bir dünyada hakikatin sesi gittikçe kısılır. Söz çoğalır, mana azalır. Cümleler büyür, hikmet küçülür. Oysa insanın ihtiyacı her zaman yeni sözler değildir. Bazen tek bir hâl, binlerce kelimeden daha fazla şey anlatır. Bazen sessiz bir duruş, uzun konuşmalardan daha etkili olur. Çünkü bazı hakikatler kulağa değil, göze hitap eder. Bu yüzden büyükler, “hâl dili”ni söz dilinden üstün tutmuşlardır. İnsanları değiştiren şey çoğu zaman duydukları değil, gördükleridir. Bir babanın vakarı, bir annenin merhameti, bir öğretmenin sabrı, bir dostun vefası… Bunlar anlatılmaz; yaşanır. Ve yaşanan şey, söylenenden daha derin iz bırakır. Yüzyıllar öncesinden Yunus Emre de aynı hakikate işaret eder: Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi, Dilsiz kulaksız sözün can gerek anlayası. Yunus’un anlattığı yerde kulaklar yetersizdir. Çünkü bazı haberler sesle gelmez. Bazı sözler dile dökülmez. Onları anlamak için bilgi değil, can gerekir. Hakikat, bazen bir insanın yaşayışında saklıdır; onu ancak gönül gözü açık olanlar görebilir. Belki de bu yüzden insan, bir noktadan sonra kelimelerin sınırına dayanır. Hakikati anlatmaya çalışan sözlerin bile hakikatin önüne geçtiğini hisseder. O zaman içinden, Necip Fazıl’ın o derin mısraları yükselir: Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı. İlgisizlik, her şeyden kesilmiş ilgisizlik; Bilmeyiş ki, en büyük ilme denk bilgisizlik. Usandım boş yere hep gitmeler, gelmelerden; Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden! Buradaki yorgunluk konuşmaktan duyulan bir yorgunluk değildir. Kelimelerin taşıyamadığı bir hakikatin özlemidir. İnsan bazen anlatmaktan değil, anlatılamayandan yorulur. Çünkü bazı duygular, bazı idrakler ve bazı tecrübeler
Ben normal olmaya çalıştım, normal olanlar dayanamadı....
Reklam
Reklam