Samimiyet üzerine: "En samimi göründüğün an, aslında en çok rol yaptığın andır."
(İyi niyet gösterisinin bile ne kadar yapay olabileceğini sorgulatan bir tespit.)
Tatsız Bir OlayFyodor Dostoyevski · Oda Yayınları · 19996,6bin okunma
Merhabalar, ben Sülde.
Oyuncak Müzesi yazardan okuduğum ilk kitap dolayısıyla bu kitap, yazarla tanıştığım kitap oldu.
Keşke olmasaydı.
İncelemelerim SPOILER a.k.a SÜRPRİZ BOZAN içerir daima. Bunu bilerek lütfen bu incelemeyi okuyun.
Kitap Yerme Geceleri formatında kitabı toplam 3 saat boyunca eleştirdiğim podcast'e ulaşmak için linke tıklayınız;
Birinci Kısım: youtu.be/AjVkDd1RzkA
İkinci Kısım: youtu.be/YnsXE_ZNtL8
Kanal adım: benSülde
Başka kitapların yerme videoları da mevcut!
1) Deus Ex Machina
Deus Ex Machina nedir? Karakterlerin bir olaydan tanrısal bir müdahale ile kurtulmasıdır kısacası. Ededbiyat ve sinema sektörünce 'zayıf yazarlık' eleştirisi yapılırken kullanılır. Bu kitap da buram buram Deus Ex Machina kokuyor. Ne hikmetse katilimiz için şans daima yaver gidiyor. Birisini mi öldürecek? Kameralar yok ya da çalışmıyor, oradan kimse geçmiyor, polis soruşturmuyor, DNA örneği alınmıyor. Yahu çok komiktir, bir noktada Nate-Rose Cierra ikizlerinin evine gidiyor parti için ve orada üç kişiyi öldürecek. Üst kata çıkıyor ve banyodaki dolaptan insanların sindirim sisteminden kanına 5-10 dakikada karışabilecek bir kimyasal (yazar o kadar tembel bir yazarlık örneği sergilemiş ki bize ne olduğunu bile söylemiyor) bulup shot bardaklarına atıyor. Yani sen ilk defa gittiğin bir evde orada ilaç bulacağını nereden bildin, öyle bir kimyasal olmasaydı o insanları nasıl öldürecektin? Yok, hiçbir cevap yok.
Çünkü Deus Ex Machina!!!
2) Çehov'un Silahı
Çehov der ki eğer bir oyunun ilk perdesinde duvarda bir silah asılıysa oyunun ikinci perdesinde o silah patlamalı. Meali: sen bir karakter, olay ya da özellikten bahsediyorsan bunun kurguda işlenmesi ya da yararlı olması gerekir. O zaman Oyuncak Katili'nin Lexa'nın evine girip çıkıyor olmasının olayı
Thomas Bernhard’ı ilk okuduğunuzda insan biraz şaşırır. Cümleler bitmek bilmez, virgülden virgüle savrulur, aynı sözcükler dönüp dolaşıp geri gelir. Sayfayı açarsınız, paragraf yoktur. Bir paragrafın yüz sayfa sürdüğünü görürsünüz. İlk tepki şudur: Bu nasıl okunur? İkinci tepki ise şudur: Belki de tam olarak böyle okunması gerekiyordur.
Çünkü Düzelti’nin konusu zaten budur: Kapatılmış bir zihin. İçinde dönüp dolaşıp aynı meseleyi öğüten, çıkış bulamayan, kendine sürekli “düzeltme” yapan bir akıl. Cümleler de o aklı taklit eder. Bernhard, biçim ile içerik arasındaki duvarı kaldırmıştır; düşünce nasıl işliyorsa cümle de öyle işler. Dolayısıyla ilk bakışta bir biçim sorunu gibi görünen şey, aslında romanın ta kendisidir.
Hikâye ilk bakışta basit görünür. Roithamer adlı bir adam intihar etmiştir. Anlatıcı, dostunun ölümünden sonra onun yazılarını düzenlemek için Höller adlı bir hayvan doldurma sanatçısının çatı odasına gider. Roman iki bölümden oluşur: İlk bölümde anlatıcı bu çatı odasında dolaşır, düşünür ve hatırlar. İkinci bölümde ise Roithamer’in geride bıraktığı notlar okunur. Olay örgüsü bundan ibarettir. Az gibi görünür. Ama Bernhard’ın derdi olay anlatmak değil; bir insanın nasıl çöktüğünü, mimari bir yapı kurar gibi katman katman göstermektir.
Roithamer, kız kardeşi için ormanın ortasına dev bir koni inşa eder. Kusursuz bir koni. Onun için bu yapı, “kusursuz mesken” olacaktır. Ama kız kardeşi bu koniyi görmek bile istemez. Çünkü o, erkek kardeşinin zihninde bir armağan olarak yaşayan şeyin, gerçekte bir mezar olduğunu çok önceden anlamıştır. Koni tamamlandığında ne olur? Kız kardeş ölür. Çünkü kusursuzluk, yaşanabilecek bir şey değildir; ancak içine kapatılınabilecek bir şeydir. Ardından Roithamer da kendini öldürür. Çünkü kusursuzu yaratan kişi de onun yanında
DüzeltiThomas Bernhard · Yapı Kredi Yayınları · 2018183 okunma
Merhaba kitapsever dostlarım. Temposunu düşürmeden ilerleyen, merakı sürekli canlı tutan bir polisiye okudum.
Hikâye daha ilk sayfalarda okuyucuyu Büyükada’nın o sakin ama bir o kadar da ürpertici atmosferinin içine çekiyor. Mimar Sinan Üniversitesi’nde okuyan Berkan ve Melike’nin masum bir gezi sırasında yetimhane yakınlarında b*şsız bir c*set bulmasıyla başlayan olay örgüsü, klasik bir c*nayet hikâyesinden çok daha fazlasına dönüşüyor.
Başkomiser Nihat ve Komiser Gülcan’ın olayı çözmeye çalışırken yürüttüğü araştırmalar oldukça sürükleyici.
Titizlikle yürütülen uzun araştırmalar sonucunda c*sedin, Japon profesör Kento Yori’ye ait olduğu tespit edilince işin rengi tamamen değişiyor. Uluslararası bir boyut kazanan bu c*nayet, sıradan bir adli vaka olmaktan çıkıp bizi Urartu Krallığı’na ait çok değerli bir tarihi eserin ve karanlık tarihi eser kaçakçılığı ağlarının tam ortasına bırakıyor. Kim neden Japon profesörü ö*dürdü. Tam da benim en sevdiğim tür kitap.
Neyse Polisiye ile tarihi gizemin iç içe geçtiği bölümler kitabın en güçlü yanlarından biriydi.
Karakterlerin sadece olayları çözmek için var olan yüzeysel kişiler gibi yazılmamış olması da hoşuma gitti. Her karakterin kendi duygusu, düşüncesi ve geçmişi hissettiriliyor. Bu da hikâyeyi daha gerçekçi ve etkileyici yapıyor. Özellikle Komiser Gülcan'ın geçmişi.
Kitabın en sevdiğim yanı ise finali oldu. Olayların gidişatıyla ilgili sürekli tahmin yürütürken sonundaki ters köşe beni gerçekten şaşırttı.
Gerilim, gizem ve tarihi detayların harmanlandığı akıcı anlatımıyla kendini kolay okutan bir polisiye kesinlikle tavsiye ederim. Ben bu harika kitabı Semra 'un tavsiyesi ile grubumuz #engelsizokurlaokuyoruz ile okuduk. Yeni kitaplarla buluşmak dileğiyle Sevgiler.
Ölüm SoğukGoncagül Haklar · A7 Kitap · 202441 okunma
Katyuşa hiç evlenmemiş iki hanımın sahip olduğu bir çiftlikte sığırtmaçlık yapan bir kadının gayr-ı meşru torunuydu. Annesi kimseyle evli değildi, ancak her yıl çocuk doğuruyordu. Doğan çocuklar kendisinin çalışmasına engel olur diye bakılmayarak ölüme terk edilirdi. Katyuşa da bu çocuklardan biri idi. Ancak sahibesinin bebeği görerek beğenmesi üzerine bakılarak yetiştirildi. Yaşlı hanımların eğitim gören yeğenleri Prens Dmitriy ara sıra teyzelerini görmeye gelirdi. Katyuşa bu zengin prense sevdalandı. Prens bir geldiğinde Katyuşa’yı baştan çıkararak eline yüz ruble verip yüzüstü bırakıp gitti. Üç ay sonra hamile olduğunu fark eden Katyuşa bu şekilde devam edemeyeceğini anlayınca çiftliği terk etti. Çeşitli yerlerde çalışan Katyuşa sonunda genelevine düştü. Çocuğu da bakımsızlıktan öldü. Uzun bir süre genelevinde çalışan Katyuşa meydana gelen bir adli vakadan dolayı tutuklanarak cezaevine konuldu. Yedi yıl genelevinde hayatını geçiren Katyuşa altı ay hırsız ve katillerle bir arada kaldıktan sonra Ağır Ceza Mahkemesinin karşısına çıkartılacaktı.
Dmitriy zengin bir burjuva hayatı yaşamaktaydı. Koçarginlerin kızı Misiy ile evlenmeyi planlamaktaydı. Fakat genel valinin karısıyla beraber olduğundan evlenmeye metresinin rızasını almadan karar verememekteydi. Dmitriy bu arada ağır ceza mahkemesine jüri üyesi olarak seçilmişti. Sabahleyin kalkıp bilinçli bir vatandaş olarak mahkemeye gitti. Mahkemede zehirlenme davası görülecekti. Davada üç sanık vardı:Otel hizmetçisi olan Semyon Kartinkin ve Esfemya Boçkova ile genelevinde çalışan Maslova. Dmitriy sanıklardan Maslova tanıtıldığında kulaklarına inanamaz oldu. ‘Bu, o olamaz.’ diyordu. Sonradan Katyuşa’ya iyice bakan Dmitriy ruhunun derin ve acı bir değişimin içinde olduğunu sezinliyordu.
Tacir Smelkov Mavritanya Otelinde
DirilişLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202521,6bin okunma
Haberlerde genellikle cinayetlere intihar süsü verildiğini okumuş/görmüşüzdür. Peki bunun tam tersi olabilir mi? İntihar, öfke ve intikam cinayet süsü takınabilir mi? Nicholas Blake'in Ölüm Sorunu isimli eseri bir noel yemeğinde meydana gelen polisiye olayları ele almakta. Bu inceleme yazımda kitap içeriğine olabildiğince yüzeysel değineceğim (kitabın heyecanının kaçmaması için) ama yer yer spoiler bilgiler yer alabilir.
Olay kurgusu çok güçlüydü. Katilin son ana kadar anlaşılamaması, karakter sayısının dengesi kurguyu başarılı kılan unsurlardan bazılarıydı. Karakterlerin üst, tabiri caizse -elit- kesimlerden olması ve sadece bir olayla devam etmemesi kurgudaki gücü iliklerime kadar hissettirdi. Bunlarla birlikte kurgudaki başarı; eseri okurkenki her anda heyecan, merak seviyemi iyi seviyede tuttu. Delillerin bulunması (karda ayak izi olan botun cesedin bulunmasından sonra olay mahalline koyulması, cinayet silahı olarak ceviz kullanımı gibi), tam her şey bitti derken son anda patlak veren yeni olayların olması heyecan, gerilim, tutku, merak gibi duyguları zirvede yaşamamı sağladı. Bu hisleri en çok ilk maktulün geçmişi ile ilgili bilgilerin ortaya çıktığı kısımlarda hissettim çünkü bu bilgiler hem cinayetin çözümü için önemliydi hem de kimsenin maktulün geçmişi hakkında hiçbir şey bilmemesinden dolayı ilgi çekiciydi.
Şüphelilerin ve maktulün sosyoekonomik düzeyi yüksek olan insanlardan seçilmesini beğendim. Genellikle polisiye yapıtlarda bu denli yüksek sayıda sosyoekonomik düzeyi yüksek kişiler tercih edilmez. Bu seçim hem hoş bir farklılık olmuş hem de “suç” olgusunun zaman-mekan-inanç-cinsiyet-sosyal sınıf fark etmeksizin ortaya çıkabilen bir kavram olduğunu vurgular nitelikte buldum.
Cinayet silahı olarak cevizin kullanımı çok ilginçti. Bu unsur