Akıncı il gazi bey çeşitli yolsuzluklarda bulunanlar, tapınak soyan, insan tüccarlığı yapan, duvar delen, soygunculuk, hırsızlık edenler, işledikleri suçlara göre ad alırlar. Soner A. Soner A. ­İl Gazi Bey Akıncı Beyiydi Pek çok kale ehline emanet edilmişti Seslendi yeniçeri ağasına Dursun çavuş bilir ne gelir başına Yolsuzluklar yapanın mescitler soyanın Dursun çavuş dediki elbet bilirim ağam Soygunculuk edenler cana kıyan İnsan soysuzdur çulsuzdur ruhsuzdur Onun korkusu yoktur Cenabı Haktan Hiç bir insana haksızlık yapılmaz Onlar işledikleri suçlara göre yargılanır Her insan kendi mükâfatını cezasını alır Bilal emmi hırsızlık yapmış ah almıştı Osmanlıda ah almanın cezası yanmaktı İnsan tutacaktı bir mekânı ıslah edecekti Tarihin tanıkları idi kaleler Günde yüz kere yüzler sürmeli Dua etmeliydi O sultanı görmek için Getirin dedi İl Gazi Bey Suçlu Bilal Emmi çıkarıldı huzuru divana İl Gazi Bey sordu Çamlıhemşinde Akıyordu fırtına deresi sessizce Kaleler surlar şahitti yaptıklarıma
Din
#𝙎𝙀𝘽𝙀_𝙎𝙐𝙍𝙀𝙎𝙞_𝙏𝙀𝙁𝙎𝙞𝙍☝️ 🧲Biz Dâvûd’a tarafımızdan büyük bir lutufta bulunduk: “Ey dağlar! Onunla beraber tesbih edin. Ey kuşlar, siz de!” buyurduk. Demiri onun için yumuşattık. 10 Ona şöyle emrettik: “Vücudun gerekli yerlerini örtüp koruyacak büyüklükte zırhlar yap ve onların yeterli ölçü ve sağlamlıkta olmasına dikkat et!” Siz de ey mü’minler, sâlih ameller işlemeye bakın; çünkü ben bütün yaptıklarınızı görüyorum. 11 #Tefsir: 📖 📖 Cenâb-ı Hakk’ın Dâvûd (a.s.)’a verdiği müstesnâ lutuflar çoktur. Bazıları şöyledir: Onu peygamber yapması, Zebur’u vermesi (bk. İsrâ 17/55), Ona ve oğlu Süleyman’a hususi bir ilim vermesi (bk. Neml 27/15), Onu kuvvet ve kudret sahibi kılması (Sad 38/17), Adâletle hükmetmek üzere yeryüzünde halife kılınması (Sad 37/56), Hem yüzünün hem de sesinin güzel olması. Hatta sesin güzelliğini anlatmak üzere “Davûdî ses” ifadesini kullanmak meşhur olmuştur. Bunlara ilâveten burada Hz. Dâvûd’a verilen iki müstesnâ lutuftan bahsedilir: Birincisi; dağların ve kuşların onunla beraber Allah’ı tesbih etmesi. Hz. Dâvûd’un öyle güzel ve tesirli sesi vardı ki, Allah’ı zikir ve tesbihe başladığı zaman dağlar da onun zikrine katılır, kuşlar da gruplar halinde onunla birlikte tesbih ederlerdi. Nitekim bu hususu açıklayan diğer âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur: “Biz, dağları onun emrine verdik de, akşam sabah onunla birlikte Allah’ın sınırsız kudret ve yüceliğini tesbih ederlerdi. Etrafında toplanan kuşları da. Hepsi birden tesbih, dua ve yakarışlarla Allah’a yönelir, O’nun iradesine boyun eğerlerdi.” (Sād 38/18-19) “…Dağları ve kuşları Dâvud’un emrine râm ettik; onunla beraber Allah’ı tesbih ediyorlardı. Gerçekten biz, dilediğimiz her şeyi yapma kudretine sahibiz.” (Enbiyâ’ 21/79)
Reklam
Hem Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından işine gelen rivayetleri kabul edeceksin, işine gelmeyenleri ise “Bu zayıf haberdir, uydurmadır, güvenemiyorum.” diyerek reddedeceksin! Sana bir kez bile yalan söylemiş birine eskisi gibi tam anlamıyla güvendiğin oldu mu? Güven sarsıldı mı, insan onun her sözüne şüpheyle yaklaşır. Eğer bir kaynağın güvenilirliğini ölçü alıyorsan, aynı ölçüyü her yerde uygulamak zorundasın. İşine gelen yerde güvenilir, işine gelmeyen yerde güvenilmez ilan etmek; hakikatin peşinden gitmek değil, kendi arzuna uygun olanı seçmektir. Ya ölçü birdir ya da değildir. Aynı kaynak karşısında bir gün kabul, ertesi gün red tavrı sergilemek ilmî bir tavır değil, keyfî bir tutumdur. Bu, delile teslim olmak değil, delili kendine teslim almaya çalışmaktır. Böyle işgüzarlıkların hiçbirinde samimiyet yoktur. Hakikati arayan adam, delilin peşinden gider; işgüzar ise işine gelen delili alır, gelmeyeni çöpe atar.
Sizin renginiz hangisidir?
Kırmızı ve Siyah, çelişkiler üzerine bir roman: arzu ile ölçü, samimiyet ile performans, masumiyet ve hırs arasındaki mücadele. Kırmızı, tutkunun, kanın, isyan ve özlemin rengi olur; siyah, otorite, sessizlik, suçluluk ve toplumsal düzenin rengi haline gelir. Aralarında insan durumu yatıyor — bölünmüş, huzursuz ve sürekli karşıt gerçeklerin bir arada var olabileceği bir yer arayan.
Renkler ve İnsanlar
MERKEZ ÇEVRE İLİŞKİSİ...
(...) Burada mesele, çokluğun varlığı değil, çokluğun hangi merkeze göre mevkilendiğidir. Hakikatin bir merkezde toplanması ve çevrede ona nisbetle düzenlenmesidir. Çevre merkezin dışına atılmış alan değildir; merkezin etrafında anlam kazanan, onunla nisbetlenen alandır. Meselâ Fert Hakikati merkezdir; Topluluk Hakikati onun çevrede, kadroda, ümmette, mezhep ve vazife düzeninde görünmesidir. Fert Hakikati, Gaye İnsan-Ufuk Peygamber’de merkezlenir. Topluluk Hakikati ise bu fert hakikatinin sahabe kadrosunda, ümmette, mezhep ve vazife taksiminde aktüelleşmesidir. Topluluk hakikati, Peygamberî fert hakikatinin zaman ve mekân boyunca insan ve toplum meselelerinde vasıflandırılışının sayılı bir asılda temsilidir. Sahabenin içtihadı bu yüzden sıradan hüküm çıkarma değil, topluluk hakikatinin gerçekleşmesi ve toplulaştırma işidir. Yeni mesele, zamanî sahada belirir; sahabi onu zamanüstü merkeze bağlar ve topluluk hakikati içinde yerli yerine koyar. İslâm’da önce bulma, sonra arama rejimi dediğimiz şey, aslın merkez olarak önce verilmiş olmasıdır. Arama, aslı icâd etmek değil, asılın gölgeler âlemindeki akislerini doğru okumaktır. Zorunluluk-hürriyet ilişkisi de bunun içindedir. İBDA düşüncesinde hürriyet zorunluluğun iptali değildir; zorunluluğun şuuruna varıp onu vazifeye çevirmektir. Ölçü önceliği meselesi de bunun içindedir. Ölçü yoksa, oluş idrâki de yoktur. -REHA KANSU, "İbda Düşüncesinde Temel Kavramlar (2)", -III- Merkez-Çevre İlişkisi-, besincidevre.org, 14 Haziran 2026-
Tefekkürât
ZÂHİR-BÂTIN İLİŞKİSİ...
(...) Mânâ-kalıp, muhteva-şekil, bâtın-zâhir ve keyfiyet-kemmiyet ikilikleri, asıl-gölge münasebetinin form meselesindeki karşılıklarıdır. Yâni görünmeyen-görünen, iç-dış, öz-ifade, sır-tecelli ilişkilerinin ilk düzeni burada kurulmuş olur. Bâtın-zâhir ikiliği, Şeriat ve Tasavvuf bahsinin asıl omurgasıdır. Zâhir; bâtının hüküm, ifade, amel, şekil ve nizâm alanında görünmesidir. Şeriat zâhirdir; hüküm, ölçü, yol, nizâm ve dış çerçevedir. Tasavvuf bâtındır; marifet, kalb, sır, ruh ve iç oluş derinliğidir. Şeriat’sız tasavvuf sapma; tasavvufsuz Şeriat kabuklaşmadır. Dolayısıyla zâhir-bâtın bir bütündür. Büyük Doğu-İBDA ilişkisinde, Şeriat-Tasavvuf bahsinde, sahabe ve topluluk hakikati bahsinde, mezhep ve tasavvuf bahislerinde sürekli çalışır. -REHA KANSU, "İbda Düşüncesinde Temel Kavramlar (2)", -I- Mânâ-Kalıp İlişkisi-, besincidevre.org, 14 Haziran 2026-
Tefekkürât
Reklam
Reklam