Bu sabah bir videoya denk geldim, bir sanayi ustası "artık çırak bulamıyoruz gençler kolay paranın peşinde" diyor.
Doğru bir tespit ama eksik. Eksik olması Niçin sorusunun sorulmamasından kaynaklanıyor.
Sanayide çalışan o kadar tanıdığım vardı ki.. elleri yüzleri yağ kir içinde sabahtan akşama kadar çocuk yaşına rağmen ırgat gibi çalıştırılıp cebine dolmuş parası konulurdu sadece. Orada yedikleri küfürler, aşağılama vs.. Statüsü çıraklık olan her gencin karşılaştığı şeyler. Çünkü oraya giden çocukların ekserisi eğitim hayatı başarısız, yaramaz, tembel, dışlanmış çocuklardan oluşurdu. Toplum onları, gencecik yaşlarında 2. Sınıf olmakla yüz üstü bıraktı. Ustalar da onları hayata alıştırmak, çalışmayı sevdirmek, özgüven kazandırmak yerine stresini, problemlerini deşarj edecek bir eşya gibi kullandı. Düşünün aile çocuğuna söz geçirmek için "bak seni sanayiye veririm" diyerek tehdit ederdi. Ne bekliyoruz ki?
Ve hemen herkes kendi çocuğunun menfaatleri için yedikleri haklar, torpiller, hırslar, birikimler şurada dururken diğer gençlerden kahramanlık beklemeleri ne kadar aşağılık bir durum. Kimse kendi çocuğundan bir kahraman çıkarma işine girmiyor. Girmek isteyen evladını da yıkıma uğratıyor. Tamamen hayatını ekonomik olarak kolaylaştırmak, statü kazandırmakla meşgul. Ama diğer gençlerin vatanın ve milletin selameti için sorumluluk almasını bekliyor.
"Şimdiki gençler kolay para peşinde." diyenler işçinin hakkını vermeyerek nasıl bir paranın içinde olduklarını görmezden gelirler.
Zanaatkarlık, küçük esnaflık, atölyecilik, çiftçilik gibi anti kapital yapıların yıkımını biz kendi kendimize yaptık. Şimdi oturup ağlıyoruz. Ama daha çok ağlıcaz. Çünkü gözyaşımız nedamet seviyesine ulaşmadı, burnumuz sürtülmedi henüz.
Güzel tespitler yapıyoruz, sonuca kolay ulaşıyoruz ama
"Allahım! Ben senden hidayet ehlinin başarısını, yakın erbabının amellerini, tevbe edenlerin ihlasını, sabredenlerin azmını, haşyet sahiblerinin ciddiyetini, rağbet erbabının isteklerini, takva ehlinin iadet hallerini, ilim sahiblerinin anlayışını dilerim. Böylece korkarak senden gereği üzere korkmuş olayım.
Allah'ım! Ben senden öyle bir korku isterim ki, beni sana isyan etmekten engellesin de, sana itaat ederek bir amel işleyeyim, onunla senin rızanı kazanayım, böylece senden korkarak ihlasla tevbe edeyim, sana muhabbetle ibadeti ihlas üzere yapayım ve sana güzel zan besleyerek bütün işlerde sana tevekkül edeyim. Ey nuru yaratan, şen bütün noksanlıklardan münezzehsin!"
(Ö.N. Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, sa.210)
"Bize korku lâzım" demişti bir arkadaşım. Sonrasında mola bitti işe döndüm. Biraz yorgun biraz dalgın hem çalışıyorum hem Türkü mırıldanıyorum. Derken bir hareketlilik başladı mağazada. Arkaya döndüğümde bölge sorumlusunun teftiş yaptığını gördüm. Mağaza yöneticileri daha tertipli, personel daha aktif ve çalışkan görünme çabası içinde.. Tekrar önüme döndüm. Tam o sırada zihnimi sarsan "korku" kelimesi!
"korku ve cüzam
korku ve cüzam
korku...
Ne beklenebilir artık namlulardan."
"Korku" tefekkür dünyama şiirsel bir giriş yapmış oldu. Korkunun neliğiyle başka bir aleme sürüklendim. Korkunun, iki tarafı olduğunu biliyorum. Bu iki tarafı işgal ettiğimiz zamanlar oluyor: Korkan, korkulan.. Korkunun bir kapısı hayra bir kapısı da şerre açılıyor. Öyleyse şu soruyla yüzleşelim: "Korkanın neresindeyim? Korkulanın neresindeyim?"
"Korkunun hayra açılan kapısı"na itiraz dinsizlerden gelir hep: "insanları korkutan bir tanrı olabilir mi?" sorusunu, eski Türk sinemalarında zalimleri durdurmak isteyen anaların göz yaşları içinde zalim ağalara "sende hiç Allah korkusu yok mu!" serzenişi beyhude hale getirmeye yetiyor..
Bir zalim yada zulüm karşısında bu serzenişe (sende hiç Allah korkusu yok mu?) o kadar aşinayız ki.. "Allah'tan korksaydı o zulmü yapmayacaktı" inancımızın bir parçası oluyor daima.
Allah korkulanların en hayırlısıdır. Allah korkutanların en hayırlısıdır. Rasuli Ekrem’e, diğer peygamberlere verilmeyen, "Bir aylık mesafeden düşmanın kalbine korku salmak" özelliği bir çoğumuz tarafından değil Allah'ın bir lütfu, rahatsız edici bir durum olarak karşılık buluyor bizde. O vakit şu soru da sorulmalı: Niçin "korku" kelimesi zihnimizde menfi bir derinlik kazanıyor?
Hadi İlkokul zamanlarımıza dönelim:
Hatırlayın!
Soruyor hoca: "oğlum sen mi yaptın bunu?", cevap
"İyilik eden kötülük bulur." lafzı hikmetli bir söz ise lafzı anlamamız gereken zaviye şudur: İnsan, yaptığı iyiliği kendinden bildiğinde günaha girmiş olur.
Hikmetli bir söz değil de cahilane gelişmişse bile insan zihni, kalbi sözü kirden, kötü niyetten arındırarak yine bu şekilde anlamalıdır.